ceylin

Lilypie Kids Birthday tickers Lilypie Third Birthday tickers

24 Aralık 2010 Cuma

Ateşşşşş...

Dün akşam saatlerine doğru bir haber aldık kızımdan. Ateşi çıkmaya başlamış. Kulaktan ölçüm sonucu 39 civarıymış. Öğlen uykusundan annemi istiyorum diye ağlayarak uyanmış ve akabinde kusmuş. Bu onu biraz rahatlatmış. Her hastalıkta olduğu gibi iştah sıfırmış ama keyfi yerinde dedi babası. Canım çok sıkıldı tabi. Benzer sahneleri daha önce çok görmüştük. Akşam iş çıkışı eve beni zor bir gecenin beklediğini bilerek gittim. Annemlere gittiğimde Ceylin hemen bana yapıştı tabi. Zaten anneye düşkün bir kızdır benimkisi hastalık da eklenince tadından yenmez olmuş. Bütün akşam kucağımdan inmedi.
Doktorumuz Hülya hanım titreme veya uyuyamama gibi bir durum yoksa ateşe müdahele etmememizi söyledi. Titreme veya uyuyamama olursa da önce sirkeli su ile kompres uygulayarak yada ılık banyo yaptırarak düşürmeye çalışmamıız, bunlar işe yaramazsa o zaman ateş düşürücü vermemizi tavsiye etti. Bunun üzerine bizde ateşini devamlı kontrol ederek Ceylin'i gözlemlemeye başladık. Gece ilerledikçe keyfi dahada kaçtı. Gece uykusuna yatırdığımızda ateşi 39,5 civarındaydı ve üstünde sadece atlet ve külot vardı. Bir saat kadar sonra öksürükle uykusu bölününce sirkeli su ile ateşe müdahele etmeye karar verdik. Gece boyunca sık sık uyanıp ateşini kontrol ettik. 38 derecenin altına düştüğünde saat sabahın 5'iydi. Sabah uyandığında baktık ki keyfi gayet yerinde, nihayet derin bir nefes alabildik. İlk defa ateşli bir geceyi ateş düşürücü almadan geçirdik. Yüreğim ağzıma gelmedi dersem yalan olur ama sanırım anne olmak da biraz yüreği avucunda dolaşmakla eşdeğer.

Emzirme Reformu Sobesi...



Sevgili Blogcu anne'nin başlatmış olduğu bu sobeyi okuduğum an çağrısına uydum ve üstüme alındım. Her ne kadar emzirme dönemimizi geride bırakmış olsak da bu başlıbaşına bir sosyal sorumluluk hareketi ve bende dahil olmaktan son derece mutluyum. İşte benim cevaplarım;

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
Kızımı kucağıma almadan önce en azından her annenin kısa da olsa bir süre emzirebildiğini sanırdım. Anne olduktan sonra içinde bulunduğum sosyal çevre değişti ve ben kendimi çocuğunu emzirebilen şanslı annelerden biri olarak görmeye başladım. Emzirmeyle ilgili bu kadar çok problem yaşanabildiği hiç aklıma gelmemişti.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
İlk 6 ay sadece anne sütü ile sonraki 10 ay ise ek gıdalar ile beraber tam 16 ay emzirebildim.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
Doğumdan sadece 2 gün önce doğum iznine ayrılmış olduğumdan iznimin tamamını doğum sonrası kullanabildim. Süt izinlerimi de topluca kullanınca tam 6 ay evde kuzumlaydım.

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
Saat saat hesaplamadım ama doğum iznimin arkasına eklediğim 2 ay ile sanırım kullandım diyebilirim.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
Hayır. Sağolsunlar oldukça anlayışlı ve saygılı insanlarla çalışıyorum. Tabi iş yoğunluğu gereği sıkıntılı durumlar yaşandığı da oluyordu zaman zaman. Ama kesinlikle baskı ve tepki ile karşılaşmadım. Bu konuda da kendimi oldukça şanslı buluyorum.

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
Kızımın sabırsızlanması veya ilgisinin çabuk dağılması dışında bu konuda pek sıkıntı yaşamadım. Genelde anlayışla karşılandım.

(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
Doğumdan sonraki ilk günlerde oldukça moral bozucu sözcükler duydum yakınlarımdan. Özellikle kızıma kolik tanısı konuluncaya kadar hatta tanıdan sonra bile insanlar hala "aç bu çocuk ondan bu kadar çok ağlıyor, sütün yetmiyor galiba senin" şeklinde talihsiz cümleler kullanmaktan hiç çekinmediler doğrusu. Bende eşimden böyle olumsuz konuşmaları ve konuşanları benden uzak tutmasını rica ettim. Neyseki sonrasında giderek azaldı bu çatlak sesler.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
Lohusalık ruh halim gereği pek baskı yapılabilecek bir anne değildim ben ancak tabiki bilen bilmeyen birçok insandan bu yönde negatif cümleler duydum.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
Emzirme reformundan başından beri haberdarım ve böyle bir oluşumu başlatan sevgili Blogcu anne'ye ve destek veren herkese çok teşekkür ediyorum. Her ne kadar emzirme dönemimiz geçmiş olsa da böylesi ulvi bir konuda kesinlikle yapılması gereken çok şey var. Doğal olan ne kaldı ki günümüzde, bırakalım bari bebeklerimiz doğar doğmaz o yapay mamalar yerine en saf besin kaynağı olan anne sütüyle doya doya beslensin.

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.
Evet, hem de duyar duymaz, canı gönülden.

21 Aralık 2010 Salı

Ticarethane mi? Tımarhane mi?

Geçtiğimiz cumartesi yoğun ısrarlarına dayanamadığım, son yıllarda ismini sıkça duyduğum bir kolejin anaokuluna gittik ailece. Önce telefonumu nerden bulduklarını çözemedim. Sonra hatırladım ki epeyce bir süre önce Ceylin'le birlikte gittiğimiz bir alışveriş merkezinde kurdukları mini bir oyun alanında öylesine bir broşür doldurtmuşlardı. Her ne kadar kafamdaki anaokulu profiline uygun olmadıklarını düşünsemde bir şans verip, en azından görüşme deneyimlerimize bir yenisini eklemenin zararı olmaz deyip verdikleri randevuyu kabul ettim.
Yetkili ile görüşmeden önce sınıfları gezdik. Anaokulundan çok sınıf sınıf ayrılmış bir okuldu. Her sınıfta şu son moda akıllı tahtalardan vardı. Ortalıkta pek fazla oyuncak göremedim ama bu benim için problem değildi. Uyku odaları doğrusunu itiraf etmek gerekirse şimdiye kadar gördüğüm en güzel anaokulu uyku odalarından biriydi.
Sıra geldi görüşmeye. Önce okul yetkilisini dinledik. İlk olarak bir kreş değil okul olduklarını belirtmek gereği duydu. Hangi yöntemi uyguladıklarını sorduğumda, hiç tederrütsüz Montessori dedi. Afalladım, Çünkü sınıflar Montessori sınıfı olmaktan çok uzaklardı. Bir kere her yaşa göre ayrılmışlardı çocuklar, sınıflarda tek bir materyal yoktu, hemen hemen hiç raf da yoktu. Bunun üzerine sınıflarda neden hiç materyal göremediğimi sordum. Yetkili "materyal mi? nasıl yani ne tür bir materyal olması gerekiyor ki?" şeklinde ilk saçmalamasını yapıverdi. Bir iki materyal adı söyleyince gözleri kocaman oldu. Herhalde ilk defa duyuyordu. Sonrada durumu toparlamak için zaten o materyallerle öğreneceği şeyleri bahçelerinde yaprak toplayarak da öğrenebileceklerini bunlara gerek olmadığını söyledi. Boşu boşuna zahmetlere girip, para harcamışız. Bunun üzerine Montessori eğitmenlerinin nerede eğitim aldıklarını sordum. Ne dese beğenirsiniz? Her yıl kendi bünyelerinde 2 ay eğitim görüyorlarmış. AMI falan halt etmiş, ne gerek var öyle senelerce eğitime, bilmem kaç yüz saat gözlem yapmaya falan. Adamlar çözmüş işi. İki ayda eğitimin âlâsını veriyorlar, hemde şurda burnumuzun dibinde.
Kadın konuşup okulunu savundukça, ben gerim gerim gerildim. Montessori'nin M'sinden habersiz insanların "nasıl olsa karşımızdakiler anlamıyor ya" diye atıp tutmaları, göz boyamaya çalışmaları beni deli ediyor. En basit Montessori öğretilerinden biri olan çocuğa saygıdan eser yok. Çocuklar uyumak istemeseler bile yatırılıp dinlendiriliyorlar, hemde bir gardiyan pardon öğretmen gözetiminde. Ayrıca herşeyin bir saati var. çocuk öyle her istediği saat istediği oyunu oynayamıyor. Şimdi sekilleri öğreniyoruz dediklerinde şekiller öğreniliyor, başka şeyle ilgilenemek yok. Birde en güzel uygulamalardan biri sınıflarda televizyon olmaması. Çizgi film, eğitici CD'ler hep akıllı tahtada seyrediliyor. Bu da en önemli artılarından biri gibi aktarılıyor.
Daha fazla sinirlenmemek ve kızım yanımdayken gereksiz bir tartışmaya girip onuda kötü etkilememek adına kibarca bizim aradığımız sıcaklıkta bir anaokulu olmadıklarını belirtip çıktık. Bu bir özel okul ile yaptığımız ilk görüşme olmasına rağmen bu konuda gözümüz oldukça açıldı. Meğer okul binasında at yarışı yetiştiriyorlarmış.

14 Aralık 2010 Salı

Dr. Hülya Sonugür ile Doğru Bildiklerimiz Üzerine...

Sonunda merakla beklediğim randevumuzu dün gerçekleştirebildik Dr.Hülya Sonugür ile. Şimdiye kadar gittiğimiz tüm çocuk doktorları yaşadığımız her hastalıkta yada problemde ilaç ile tedavi yolunu tercih ediyorlardı. Eee Ceylin de sağolsun pek bir sık hastalanır, hele kış geldiğinde gözünün içine bakarız ne olur yine hastalanmasın diye ama nafile. Doğumundan itibaren bu süreç böyle devam ediyordu, taki artık bu işe bir dur deyip, şurupları antibiyotikleri hayatımızdan çıkarmaya karar verdiğimizden beri. Bu kararı vermemizdeki en büyük etken daha öncekiler gibi düşünmeyen, ilaç sektöründen bağımsız görüşleri olan sevgili Dr. Hülya Sonugür’den haberdar olmamız ve ilaçların artık tedavi etmekte okadarda etkili olamayışı.


Kendisi ilk randevularına 1,5 saat ayıran,hamileliğinizden itibaren siz ve çocuğunuz hakkındaki bilgileri ayrıntıları ile not eden ve çocuk sağlığı konusunda 3 başlık altında detaylı bilgiler vererek ebeveynleri oldukça tatmin ve ikna edebilen bir doktor.

Bahsettiği başlıklar şöyle:

- Çocuğun ruhsal gelişimi

- Uyku

- Beslenme

Öncelikle çocuğun ruhsal gelişiminin bedensel gelişimi ile paralel şekilde büyümesinin gerektiğini aksi taktirde çocuğun gelişiminde çatlakların oluşacağını belirtti. Yapabildiği herşeyin sorumluluğu artık ona aittir diyor. Yemeğini yiyip karnını doyurmaktan yada doyurmamaktan, üstünü giymekten, yürümekten. Onun için sizin yaptığınız herşeyi hayatının geri kalanında da sizden beklemesini istemiyorsanız çocuğunuzu çok fazla kollamayın, kendi mücadelesini vermeyi öğrenmesine izin verin diyor. Onu soğuktan, hastalıktan, mikroptan kollayarak kendi kendini korumasına, bağışıklığını güçlendirmesine engel oluyormuşuz. “Bakın sokakta çıplak ayaklarla gezen çocuklara, hastalanıyorlar mı? Biz çocuklarımızı evlere yani F tipi modern hapisanelere kapatıyoruz, herşeyden izole ediyoruz, onlarda karşılaştıkları ilk mikropla hastalanıyorlar” diyor. Bence hiç de haksız değil.

İkinci önemli konu uyku. “Uyku bir çocuğun gelişiminde çok önemli bir yer tutar. Gece salgılanan büyüme hormonu bunun sebeplerinden biri. Bu hormon sadece büyütmekle kalmaz, onarma ve yenileme işlemlerini de yapar. Yani güçlü bir bağışıklığın yolu sağlıklı bir gece uykusundan da geçiyor. Özellikle de akşam erken saatlerde uyumaları çok önemli çünkü büyüme hormonunun en aktif salgılandığı saatler 22:00 ‘den sonra. Ve çocuklar bu saate kadar rem uyukuyu geçip derin uykuya dalmış olmalılar ki en iyi şekilde bu hormondan faydalanabilsinler. Çocuklarınızı mümkün olduğunca gün ışığı ile yatırıp kaldırın” diyor. Gündüz uykularınında yarım saati geçmemesini tavsiye ediyor. Tabi bu benim kızım gibi 3 yaşını doldurmuş olanlar için geçerli. Buna göre çocuklar akşam 20:00-21:00 arası gece uykusuna yatıp sabah 05:00-08:00 arası uyanmalıymış. Ayrıca bundan en az 2 saat önce yeme içmeyi kesmemiz ve sindirim sistemimizin yatmadan önce faaliyetini bitirmesine izin vermeliymişiz.

Gelelim en detaylı ve zor kısıma,beslenme. Öncelikle gıdada aramamız gereken 3 önemli şey var

- İşlenmemiş olması

- Doğal olması

- Yöresel olması

Öncelikle gıdanın hiçbir şekilde paketlenmişini tercih etmemeliymiş. Naylona, plastiğe temas eden hiçbirşeyin birbiri ile etkileşime girmemiş olması mümkün değilmiş. Fabrikadan yolu geçen, pakete giren her türlü gıdanın raf ömrünün daha uzun olabilmesi için mutlaka koruyucu madde eklendiğini ve uzak durulması gerektiğini belirtiyor Hülya hanım. Buna aynı şekilde doğal olmayan, serada yada yapay ilavelerle oldurulan herşeyi de ekleyebiliriz. Birde yaşadığımız bölgeye ait olmayan gıdalardan da uzak durmamızda fayda var. Yani ille de ananas yiyeceğiz diye çabalamanın anlamsız olduğunu, metabolik olarak zaten bünyemizin bu gıdalara ihtiyacının olmadığını,mümkün olduğunca yaşadığınız coğrafyanın yerli gıdalarından, doğal olanlarından tüketmenin faydalı olduğunu ifade ediyor. Sonra öyle günde 6-7 öğün yemenin hiç de sağlıklı olmadığını sindirim sistemini bu kadar fazla çalıştırmanın bağışıklığın düşmesine sebep olduğunu, vücudun elde ettiği enerjiyi devamlı sindirime harcayıp mikroplarla savaşmakta yetersiz kaldığını belirtiyor. Öncelikle az yemek yemenin, günde en fazla 2-3 öğün tüketmenin, bu öğünlerin hepsinde de sebze yemenin önemine dikkat çekiyor. Et ve hayvansal ürünlerin az tüketilmesi gerekiyormuş. Kıymayı eve dahi sokamamalı, eti de hayvanın nerde, nasıl beslendiğini bildiğimiz yerlerden almalı, koyun ve keçi tercih etmeliymişiz. Çünkü koyun ve keçi endüstriyel anlamda çok fazla getirisi olmayan hayvanlar olduğundan henüz sanayileşmenin kirli ellerinin onlara tenezzül etmediğini belirtiyor. Pastörize inek sütlerinde ise başka tehlikelerle karşı karşıyayız. Bu sütler doğdukları andan itibaren fabrikasyon üretim çiftliklerinde beton zemin üzerinde nereyse hiç hareket ettirilmeden, metabolizmasına uygun olmayan tahıllar ve mısırla beslenerek, hastalanmasınlar diye sürekli ilaç ve antibiyotik verilerek ayakta tutulan, gün ışığı görmeyen sağlıksız hayvanlardan elde ediliyor. Yani siz istediğiniz kadar antibiyotik kullanmadığınıza sevine durun, o çoktan çocuğunuzun vücuduna girmiş bile.

Hasta iken vücudu sindirimle meşgul etmemek gerektiğini mümkün mertebe hazmı kolay sıvı gıdalarla beslenmenin, iştahsızlık varsa yemek yemeye zorlamamanın sadece su içmenin bile yeterli olduğunun altını çizdi. Zaten bedenimizi dinlemenin bize doğru yolu göstereceğini, aksine hareket etmenin hiçbir faydasının olmadığını ifade ediyor. Hülya Hanım’ın anlattıklarından aldığım diğer tavsiyeleri ise şöyle sıralanıyor;


- Meyvelerin ara öğün şeklinde değil yemeklerden sonra tüketilmesi , özellikle karpuz, muz ve çilekden uzak durulması gerekiyor,

- Pastörize sütlerin zannedildiği gibi kalsiyum ve protein deposu olmayıp tam tersine bunların yıkılmış halde bizlere sunuluyormuş,

- Her canlının sütünün kendi yavrusuna göre olup, insan bağırsağının bunu sindirmeye uygun değilmiş,

- Hastayken (özellikle de öksürük varken) bal, meyve gibi her türlü şekerli gıdadan uzak durulması gerekiyormuş,

- İnek sütünün tüm dünyadaki en allerjik besinlerden biriymiş,

- Haftada en fazla 3 defa et yada balık tüketilmesi gerekiyormuş,

- Yemeklerde terayağı yada sızma zeytinyağı kullanılmalıymış,

- Alüminyumun unutkanlığa sebep oluyormuş ve buna sarılı gıdanın da tüketilmesi sakıncalıymış,

- Rafine şekeri hayatımızdan mümkün olduğunca çıkarmamız gerekiyormuş.

Biliyorum bunlar benim gibi sizinde şimdiye kadar doğru olduğunu düşündüğünüz birçok şeye ters düşüyor. Uygulanabilirliği Hülya Hanım’a göre bile çok ama çok zor. Ama zararın neresinden dönersek kâr. En azından önleyebileceğimiz noktalarda uygulayabilmek bile büyük yarar sağlayacak şeyler. Bir ay sonraki görüşmemizde ise aşılarla ilgili detaylı bir görüşme yapacakmışız. Bizim doktorlarımız hiçbir aşıyı kaçırmamışlar sagolsunlar. Uçanı kaçanı yakalayıp yapmışlar. Bakalım o konuda ne gibi yanlış uygulamalara maruz kalmışız.

30 Kasım 2010 Salı

Akşamdan Notlar...

Dün akşam kızımla başbaşa geçirdiğimiz saatlerde çok ama çok eğlendik. O uyuyana kadar hep onunla ilgilendim yada o benimle. Her ne yapıyorsam oda yapmak istedi. Beraber soframızı hazırladık ve dokuz takla atmadan sakince yediğimiz nadir akşam yemeklerinden birini daha tarihe not ettik. Sonra mutfakta Ceylin damlalıkla su aktarma çalışması yapmak istedi. Eğlenceli olsun diye renkli bir su hazırladık. Daha önceki denememizde mantığını pek kavrayamamıştı damlalığın. Bu sefer daha başarılıydı. Bir süre sonra kaptan kaba su aktarma çalışmasına dönüştü olay, daha sonra da tepsiye dökülenler dolayısı ile tepsi temizlemeye. Beni en çok etkileyen ne oldu biliyor musunuz? Ceylin'in tepsiyi temizlerken yaptıklarının Hilal Hanımın seminerlerde bizlere örnek sunum yaparken yaptıkları ile tıpatıp aynı olması. Evet gerçekten hiç müdahele edilmediğinde bir çocuk Montessori yöntemini içgüdüsel olarak uyguluyor. Buna birebir şahit oldum ve bu yönteme bir kez daha hayran kaldım.


Sonra geçtik pratik hayat uygulamalarından yemek yapmaya. Sakın çocuğumu aktivite bombardımanına tuttuğum zannedilmesin. Bunların tamamı Ceylin'in yapmak istedikleri. Yani çocuğumu izledim. Tam bir işbölümü sonucu ortaya harika bir tavuk göğsü çıkarttık kızımla. En eğlenceli kısmı ise bütün bunlar olurken aramızda geçen dialoglardı. O anlarda hep "ahh bir kamera olsaydı da şu konuşmaları kaydetseydi" demişimdir. E hafıza da balıklar kadar zayıf olunca da yazılamıyorlar malesef.
Bu aralar yeni merakımız yap-bozlar. Ahşap olanları artık çarçabuk yapıyor. Geçen sene sevgili Esra ve Bennu'nun hediye ettiği 20 parçalı 2 yapboz en favori olanı.
Birde dün akşam yap-bozlarla oynarken rolleri bir değiştik ki sormayın. Ceylin'de kendimi izledim resmen. Ve açıkçası bu pekde hoşuma gitmedi. Neden derseniz benden huysuzluk eden bir bebek olmamı istedi. Bende rolümü hakkıyla yerine getirdim. Beni teselli etmeye çalışmaları, işe gitmek zorunda olduğunu açıklayışı, ben sabrını taşırdıktan sonra söylene söylene isteklerimi yapması. Nasılda beynine yer etmişim. Her ne kadar onun kadar çocuk olamasamda birinin bana böyle davranması hiç hoşuma gitmedi hatta bazılarına içerledim bile. Ne kadar çok ve sert cümleler kuruyormuşum anladım. Yüzüme bir tokat gibi iniverdi valla. Bundan sonra o koca çenemi mümkün olduğunca kapalı tutmaya çalışacağım sanırım.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kreş mim'i...


Bir süredir takip ettiğim Kitubi'de Damla bir Mim başlatmış. Benimde en hassas olduğum konulardan biri olan bu konuya kayıtsız kalamadım. Davetsiz misafir gibi davetsiz mim katılımcısı oldum.
1.Çocuğunuzu kaç yaşında kreşe gönderdiniz/göndermeyi düşünüyorsunuz? Kreşe göndermek için beklediğiniz yaş dışında bir şey var mı?
Cevap: Bence bu tamamen çocuğun hazır olup olmamasına ve göndereceğiniz kuruma bağlı. 3 yaşının dolmasına birkaç ay kala Ceylin'i çok beğendiğimiz bir anaokuluna başarı kabul edilebilecek kadar mutlu bir süreç sonucu göndermeyi başarmıştık. Bu hem Ceylin'in buna hazır olması, hem anaokulu ile birlikte uyguladığımız alıştırma döneminin sayesinde oldu. Çevremden duyduğum  hikayeler öyle kötüydü ki açıkçası bu süreçte benimle aynı şekilde hassasiyet gösteren bir yer bulamasaydım herhalde pes ederdim.
2.Çocuğunuza kreş seçerken sizin için en önemli kriter nedir? Olmazsa olmaz, bu sağlanmazsa evde bakılsın daha iyi diyeceğiniz.
Cevap: Herhalde en önemli nokta çocuğunuzun da orda olmak istemesi ve ordakileri sevmesi. Tabi bunun yanı sıra bir anne olarak bir okuldan daha fazlasını beklemediğim anlamına gelmiyor bu. Bir defa en başta çocugun okula alıştırlması konusundaki tutumlarına çok dikkat ediyorum. Birçok okul yöneticisinin aksine çocuğun bu süreçte ağlatılmasına karşıyım. En çok da şu savunmayı duydum "ağlayarak geliyorlar ama bir süre sonra alışıp oynayama başlıyorlar". Afedersiniz ama başka seçenekleri mi var? ayrıca okulda çocuklara tv izlettirilmesine, yıl sonu göstesisi adı altında anne-baba egosu tatminine, ikindi kahvaltısı adı altında cocuğa verilen abur cuburlara, bahçe diye çocukları üzerinde oynattıkları plastik mikrop yuvalarına da son derece karşıyım.


3.Türkiye’deki kreşlerde rastlamadığınız, keşke olsa dediğiniz bir uygulama var mı?
Cevap: Karma yaş uygulaması var mesela. Şimdiye kadar gezdiklerimin hiçbirinde karma yaş sınıf yoktu. Neymiş efendim kendinden büyüklerin yapıpta kendilerinin yapamadığı şeyler psikolojilerini kötü etkilermiş. Ee peki evde bizim yaptığımız işleri bizim gibi yapamadıklarında da aynısını yaşamıyorlar mı? Bazı şeylerin büyüdükçe daha kolay yapılacağı da bir hayat dersi değil mi?


4.Türkiye’deki kreşlerde yaygın olarak rastladığınız ve saçma bulduğunuz bir uygulama var mı?
Cevap: Olmaz mı? Mesela birçok okulda öğlen uykusundan sonraki zamanların çoğu serbest zaman adı altında çocuğu kendi haline bırakmakla yada tv izlettirmekle geçiyor. Yada havalar soğudu yada yağmur yağdı diye bahçeye çıkartılmıyor. Birde kreşe alıştırılmaya çalışılan anne-babalara tanınan bir hak var ki beni cidden güldürüyor. Dilerseniz çocuğunuzu bir monitörden izletip içinizin rahatlamasına yardımcı oluyorlar sözüm ona. Ama ben şu kısmı anlayamıyorum burda öncelikli olarak teselli edilmesi gereken kişi çocuk değil midir? Neden çocuğun istediği zaman anne-babasını görmesine izin verilmez de anne-babaya teknolojinin bütün imkanları sağlanır?

 
5.Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra en çok zorlandığınız konu ne oldu? Henüz gitmiyorsa zorlanacağınızı düşündüğünüz?
Cevap: Bizim en zorlandığımız konu ulaşım oldu doğrusu. İçimize sinen okul evimize uzak olunca ve malum İstanbul trafiği geçit vermeyince bizde "servisim nerde kaldı" diye sızlanıp duran bir yavruyla burun buruna geldik. Zaten devam edemeyişimizin tek sebebi de bu sorunu aşamamış olmamız. Tabi birde anne yüreğinin hissettiği eziklik var ama o her halukarda olduğu için çabuk alışılıyor.

6.Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra çocuğunuzda gözlemlediğiniz en olumlu gelişme ne oldu? Henüz gitmiyorsa kreşin gelişimine en büyük katkısı ne olur sizce?
Cevap: Bizim için en önemli gelişmelerden biri meyve yemeye başlamamız oldu. Birde yakın çevre dışından birinin de Ceylin'in kalbini kazanabilmesi var. Bizim anaokulu maceramız bir ay gibi kısa bir süreyi kapsadığı için meyvelerini henüz toplayamadan ayrıldık. Bence çocukların gelişimleri konusunda kattığı artılar  tartışılmaz ama tabi bu noktada doğru bir seçim yapmak da son derece önemli.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ceylin'den inciler...

Akşam uykusuna yatırmaya çalıştığınız bücür sizi nasıl tuş eder? İşte cevabı;

C: Anne yanıma yat?
B: Hayır Ceylin'cim bu akşam yanına yatmıyorum. Hem zaten baban olmadığında yanında yatıyorum biliyorsun.
C: O zaman ben senin yanında yatmış oluyorum. (ki çok doğru)

...

Uykusu gelmediği için yatarken içinden ritm tutan kuzuya dedim ki;

B: Hadi uyu artık kızım. Benimde uykum geldi gidip kendi yatağıma yatacağım.
C: Yalan söylüyosun  içeri gideceksin. (birkaç defa uyku numarası ile kandırıp bizi yakalamışlığı vardır da)
B: Ama salondan babayı kaldırıp yatağa göndermek için gidiyorum oraya, hem ortalığı da topluyorum yatmadan önce. (kıvırmaya çalışan bir annenin son çırpınışları)
C: Uzun sürüyo ama...

22 Kasım 2010 Pazartesi

Bizden Haberler...

Bu defa uzun oldu biliyorum. Ama hayatımızda epeyce şey oldu ve ben onlar için koştururken birçok şeye yetişemedim. Yetemediklerimden biri de bloğum oldu. Daha fazla birikmeden aklımda kaldıkları kadarıyla neleri geride bıraktık anlatayım, bakalım neler kalabilmiş, bende yazarken hatırlayacağım.
Önce kuzumun doğumgünü kutlamasından başlamak istiyorum. Son ana kadar vazmıgeçsek acaba dediğimiz bir hazılık süreci geçirdik çünkü Ceylin'in ekim ortasından beri devam eden öksürüğü giderek şiddetleniyordu. Neyse dedik nasıl olsa çok kalabalık olmayacağız bu defa sadece aile arasında olacaktı. Hazırlıklarda el birliği ile tamamlandığı için bana pek zor olmadı. Evin süslenmesi işini de Edacığımla hallediverdik. İşte:


Kutlamanın ertesi gün annem ve babamın hac yolculukları öncesi son günleri olduğundan yoğun ve birazda hüzünlü bir gün geçirdik. En kötüsü de Ceylin'in ardı arkası gelmeyen öksürüklerinin akşam saatlerinde iyice kötüleşmesi sonucu doktorumuzun durumu hastanede kontrol altına almayı uygun bulması oldu. Aklım ve yüreğim ikiye bölündü. Bir tarafım canım kızımın haline üzülürken diğer tarafım da anne-babamı yolculayamamanın, onları orda eksik bırakmanın ezikliğiyle burkuldu. Öyle çaresiz hissettim ki kendimi. Hastanede dört gece kaldık malesef. Öksürük nöbetleri bitince meleğim eve giderken bende doğruca işe dönmek zorunda kaldım ve bu bana çalışan anne olmanın zorlukları konusunda daha önce yaşamadığım şeyleri tecrübe ettirdi. Ve anladım ki "anne" olmayan gerçekten anlayamıyor halinizden.

Neyseki bu zor günlerin ardından biraz olsun kendimize gelebileceğimiz bir bayram tatili yetişti de soluklanabildik. Bütün bu tatsızlıklardan önce neler tasarlıyordum bu dokuz gün için. Ceylin'le yapılacak, gidilecek bir sürü şey vardı aklımda. Nerdeyse hepsi suya düştü. Ceylin zaten oldum olası hazırlanmış aktiviteden çok kendisinin başlattığı yada kurguladığı oyunları tercih ettiği için ben ona uymaya çalıştım. Mutfakta ne yaptıysam yardım etmek istedi bende bir iki küçük uyarlama ile istediğini yapmasına izin verdim. Hastanede kaldığımız günlerde ise doğumgünü kendisine hediye ettiğimiz kitaplar hayat kurtardı doğrusu. Şu ara en favori kitapları onlar. Birde hayali oyunları var ki her yerde, her an roller değişebiliyor. Kimi zaman anne oluyor, kimi zaman öğretmen, kimi zaman da komşu... Bende bu oyunlara pratik hayat aktiviteleri serpiştirmeye çalışıyorum çaktırmadan. Çünkü hadi gel şöyle bir oyun oynayalım diye bir öneri ile gittiğimde yüzde doksan ters tepiyor. Şimdilik bizden bu kadar.

5 Kasım 2010 Cuma

Doğumgünü Meleği...

Aslında bu yazıyı sana 2 gün önce yazacaktım meleğim ama malesef sağlığın daha önemliydi, onunla ilgilendik öncelikli olarak. Neyse konuyu dağıtmayayım.
İyiki doğdun meleğim. İyiki bizi seçtin.

2 Kasım 2010 Salı

Anaokuluna Alışma Süreci...

Çoğu anaokulu yöneticisinin, eğitimcisinin ve yazılı kaynağın tam tersi bir yaklaşımım var anaokulu alıştırma süreci konusunda. Bunda kısa da olsa geçirmiş olduğumuz bir anaokulu denememizin çok büyük payı var. Bize bir çocuğun evinden ilk ciddi uzaklaşması diyebileceğimiz anaokulu sürecine nasıl güzel bir başlangıç yapılabileceğini bizzat yaşattılar. Kendilerine minnettarız. Arkadaşlarımın çocuklarından ve kızıma anaokulu ararken görüştüklerimizden edindiğimiz bilgilere göre her çocuk okula başlarken ağlar, gitmemek için türlü bahaneler yaratır ve anne babayı sınarmış ama kapıdan içeri girer girmez susar oyuna dalarmış. Nedense bana hiç akla yatkın gelmiyor.
Eğer siz hiç tanımadığınız bir sürü insanın bulunduğu bir ortama girseydiniz ağlarmıydınız? Ben ağlamaya bile korkardım herhalde. Akşam annem babam beni alana kadar da orda çaresizce beklerdim. Birde tam tersini düşünün. Anne-babanızla bir sürü oyuncak ve arkadaşınızın olduğu eğlenceli bir yere gidiyorsunuz. Anne babanız her istediğinizde görebileceginiz bir yerde. Onlardan ayrılmak zorunda kalmadan biryerlere gittiniz ve eğleniyorsunuz. Bırakılmadınız, ihtiyacınız olduğunda sevdiklerinize ulaşabileceginizi biliyorsunuz ve kendinizi güvende hissediyorsunuz. Böylesi bir tablo çok mu imkansız? Kesinlikle hayır.
Bir ay kadar kızımla buna benzer bir tecrübe yaşadık. Evet çalışan anne babalar için oldukça zor ve sabır isteyen bir süreç ama bence arkanızda ağlayan bir çocuk bırakıp kaçar gibi uzaklaşma fikrinin yanında esamesi bile okunmaz.
Bizim anaokulu alışma sürecimiz şu şekilde uygulandı mesela ilk gün bir saat boyunca anne baba ile okulda oynandı. Sonra oyunun en eğlenceli yerinde ertesi gün devam etmek üzre eve yollandık Sonraki günlerde bu süreyi 15-30 dakika uzatarak ve okulda geçireceği günün her aşamasını adım adım ilerleterek devam ettik. Ceylin'in kalmak istemediği kısımlarda Ceylin hemen eve dönebildi örneğin. uyumak istiyorsa uyudu istemiyorsa okulda hazır bulunan bir yakını tarafından alındı. Bu süreç boyunca Ceylin'le birebir ilgilenen Kübra öğretmenimizin çok emeği var. Sonuç olarak bize anlatılan o üzücü sahnelerin yaşanması gerekmediğini göstermiş oldular.
Bizler anne baba olarak çocuklarımız için neler istediğimizi daha net ve kararlı bir şekilde ortaya koymadığımız sürece bize normalmiş gibi gösterilen o sahneleri yaşamaya devam etmekten kaçamayız. Ancak çocuklarımızı emanet edeceğimiz bu ikinci yuvalar da daha bilinçli ve ne istediğini bilen ebeveynler sayesinde tutumlarını değiştirmekten kaçamayacaklardır.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Kış geldi...

Bu aralar çok boşladım burayı farkındayım. Ama malesef zamansızlıktan fena halde muzdaribim. Hiçbirşeye yetişememek hissi yokluyor ara ara. Kısa kısa bizden bahsedeyim bari deyip başladım yazmaya.
Kış geldi malum. Peki bizim bunu anlamamızı sağlayan en belirgin işaret ne onu biliyor musunuz? Ceylin'in hastalanma sıklığı. Evet malesef nerdeyse bir haftadır devam eden öksürüğümüzün nedenini inşallah yarın sonuçlarını alacağımız testler söyleyecek. Doktorumuz tekrarlayan krupumuza ve ilk sonuçlarını aldığımız kan testlerine bakarak allerjik olabileceğini söyledi. Kanda araştırılan 23 çeşit allerji testinin sonuçları da yarın belli olacak.
Bu arada Ceylin dün gece bana ilk defa rüyalarından bahsetti. Genellikle rüyasında hep zürafa ve ekmek gördüğünü söyleyip dururdu. Bu defa rüyasında beni, anneannesini, dilşencileri ve çöpçüleri gördüğünü söyledi. Dilencilerin bizden Ceylini istediklerini birde. Bunu duymak tüylerimi diken diken etti. Oysa ki hiçbir zaman dilenciyle yada çöpçüyle korkutulmamıştır. Daha doğrusu birşeylerle korkutmama konusunda hep çok dikkat etmişizdir. Bu aralar birilerinin onu bizden isteme mevzusuna kafası takılmış durumda ve sanırım rüyalarında da bilinç altındaki bu endişe su yüzüne çıkıyor. Neden insanlar çocuklara böyle anlayamayacağı şakalar yaparlar ki.

21 Ekim 2010 Perşembe

Evdeki Minik Kurtçuk...

Evet evet bu aralar bizim minik evimizde bir de bir minik kurtçuk var. Hiç de öyle iğrenilecek cinsten değil. Minik bir kitap kurdu bu. Ceylin adı.
Evin yeni düzeni gereği en göz önünde olan tv sehpamızın rafına yerleştirilmiş kitaplarına yoğun bir ilgi var. Akşam kimi yakalarsa oturtuyor yanıbaşına, bir koşu gidip birkaç kitap kapıyor. Favorileri anne yapımı olanlar tabi. Bu konuda (montessori_egitimi@yahoogroups.com )grubumuzla yaptığımız çalışmadan dolayı ekibe minnettarım.
Bunlar yetmediğinde diğer kitaplarımızı da defalarca okuyoruz. Artık her kelimesini ezberliyoruz bazılarının. Bende yaklaşmakta olan doğumgünümüz sebebi ile kuzuma birkaç tane daha kitap sipariş ettim. Hepsi de beğeni almış ve tavsiye edilmi kitaplar. Sizlerle de paylaşayım istedim. Dört gözle beklediğim sipariş listemiz şöyle:
Sevgili arkadaşım Nuran'ın önerdiği bu kitap en çok merak ettiğim.
Bu da kitapçıda inceleyip anlatımını ve çizimlerini çok beğendiğim bir diğeri,

Bu kitabı kitapçıda inceleme fırsatı bulamadım ama birkaç yerden oldukça başarılı bir öykü olduğu duyumunu aldım :)

Bunlar da bir süredir almak için sabırsızlandıklarım. Ben hepsini çok beğenerek ve isteyerek aldım. Umarım kızımda benim kadar sever.

Bu arada küçük bir sır vermeden edemeyeceğim en uygun fiyatları D&R internet sayfasında buldum. Üstelik kargo ücreti de yok.

15 Ekim 2010 Cuma

Uyku Problemi...

Aynı dönem çocuklarında da görülüyormu bilmem ama bu aralar bizim ufaklıkta bir uyumak istememe durumu başgösterdi. Geçtiğimiz haftasonundan itibaren üç gecedir yatağına yatmamak, uyumamak için resmen direniyor. İlk seferinde evimizde yatılı misafir olmasına bağladım bu durumu. Yadırgamış olabilir diye düşündüm. Yinede yatağında uyuması için ikna etmeye çalıştım ama üstüne fazla gidip daha da ürkütmekten korktum. Belki bu ara özel yakınlık göstermemizi istiyordur dedim ve bizimle uyumasına izin verdim. Birkaç gün sonra tekrarladı bu yatmak istememe hali. Her akşam yatmadan önce uyguladığımız rutini tekrarlayıp odasına geçiyoruz. Masal istiyorsa masal, ninni istiyorsa ninni söylüyorum yada o gece sarılıp uyumak istiyorsa ona da peki diyorum. Ama sonra kim dürtüyor bilmiyorum kalkıp "benim uykum yok, ben yatmıcam" diye mızmızlanmaya başlıyor. Uyuması gerektiğini güzel güzel anlatmaya çalışıyorum. Bir güzel de dinliyor ama dediğim dedik. Peki o zaman uyumak zorunda değilsin ama odanda kalman gerekiyor, çocukların yatma saati, dinlen uykun gelince uyursun diyorum ona da kanmıyor. Hatta bazen uyku öyle bir vuruyorki kafasına içli içli, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Bildiğim yada o an aklıma gelen herşeyi deniyorum ama en sonunda pes etmek zorunda kalıyorum. Odasını onu hapsettiğimiz bir yer olarak mimlesin istemiyorum. Gecenin o saatinde zaten iyice yorulmuş olan bedenim ve zihnim daha fazla mücadeleyi göze alamıyor.Madem uyumak istemiyor, odanda durmuyorsun o halde uykun geldiğinde kendiliğinden yatağına gidip uyuman gerekiyor, ben de kendi yatağıma gidip uyuyacağım diyorum odasından ok gibi fırlıyor. Nasıl mutlu, nasıl mutlu. Mecburen bilgisayarın başına çökmüş olan baba yerinden sökülerek kaldırılıyor ve yatışa geçiliyor. Kuzu yine de hiiiiç oralı değil. Uyuduğuma ikna olana kadar başucumda bekliyor. Sonra boynunu büküp, kuyruğunu kıstırıp odasına gidiyor tıpış tıpış. Dün gece nerdeyse oturup ağlayacaktım bu görüntü sonrası. Nasıl içim parçalandı anlatmam imkansız. Anne yüreğim dayanamadı tabi birkaç dakika sonra üstünü örtme bahanesiyle kontrole gittim. O da dokunsam ağlayacak gibi bir ifade ile sızmak üzere. Geri adım atıp yanlış mesaj vermek de istemedim. İçim içimi yiyerek sabahı sabah ettim. Ne uyudum, nasıl uyudum bilmiyorum. Doğru mu yaptım onu hiç bilmiyorum.

14 Ekim 2010 Perşembe

Ceylin'den inciler...

...
Akşam yatmadan önce klozette oturan Ceylin'den,
C: Anne keşke bu babamla senin tuavetin (tuvaletin) olsaydı. Benimde şu taday (iki eliyle boyutunu gösteriyor) tuavetim olsaydı şuyda (hemen yanda). Yanından deçebiydik (geçebilirdik). Niye yapmamışlay anne???

...
Tuvalette ayakta durmaktan yorulan anneye öneri,
C: Anne benim veviden...vedi.. vediven... Söyleyemedim anne sen söylesene.
A: Merdiven
C: Vedivenime otuyabiliysin.

...
Kuzeni Azra'yla kapıda vedalaşırken,
C: Azya ne tatlı tonuşuyosun...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Kutlama Hazırlıkları...

Malum meleğimin doğum günü yaklaşıyor. Bu yıl aile içindeki program zenginliği kalabalık bir kutlamaya izin vermesede Ceylin için özel birseyler olsun istiyorum. Bu yüzden bütün organizasyonu ve süslemeleri kendim yapacağım. Sadece mideye indirilecek lezzetli yiyecekler için birkaç hileye başvuracağım hepsi bu. İlk olarak evin süslenmesine el attım. Tam olarak bitirememiş olsamda herşeyi kafamda planladım. Belki sizlere de fikir verir yada sizlerden daha parlak fikirler gelir düşüncesi ile burda paylaşmayı uygun buldum. Umarım yüzüme gözüme bulaştırmadan altından kalkabilirim.
Öncelikle yazıcıdan aldığım renkli ve değişik kalp şekillerine yine rengarenk harflerle "İYİKİ DOĞDUN CEYLİN" yazıp lamine edeceğim. Sonra delgeçle delip bir ip yada tüle geçirip evin en görünen duvarına asacağım.
Salondaki avizelere de rüzgar gülü gibi sallanacak şekilde renkli kalpler, yıldızlar güneş falan asacağım.
Evin muhtelif yerlerine sevimli hayvan resimleri asacağım. Tabi yerlerde bir sürü balon da olacak. Ayrıca Ceylin'in sevdiğim bir resminden  minik bir davetiye tasarladım. fotoğrafçıda bastırtacağız.Gelenlere verilmek üzere minik hediyeler de hazırlamak istiyorum. Bu da sanırım Ceylin'in başka resimleri ile hazırlanacak bir kitap ayracı ve tüllere sarılmış minik bademli şekerler şeklinde olacak. Çünkü şimdiye dek aklıma başka bir alternatif gelmedi :)
Birde daha öncekinde de yaptığım gibi movie maker ile meleğimin fotoğraflarından oluşacak minik bir gösterim ve hoş müzikler hazırlamalıyım.Bana müzikler konusunda öneride bulunabilecek biri varmı acaba?

6 Ekim 2010 Çarşamba

Ceylin'den inciler...

...
(Annesi ikinci bebeği hamile olan kuzeniyle yatakta zıplarken)
Sarp: Benim kardeşim olcak!!!
Ceylin: Benim de olcak... (şu an için yok öyle birşey tabi bizimki sallıyor)
Ceylin: Annee benim tanımda da( karnımda da) bebet olsun. (annelik içgüdüsü böyle birsey herhalde :)
...
(Gece uyku öncesi çenesi düşen Ceylin döktürür)
Ceylin: Anne tadeşim(kardeşim) olursa ben uyutabilir miyim?
Anne: Tabiki uyutabilirsin hayatım.
Ceylin: Nasıııl?
Anne: Böyle benim gibi yanına yatarsın.
Ceylin: Anne benim tanımda da bebet olsuun.. (annelige nasıl bir özeniştir çözemedim)
Anne: Senin karnında da bebek olursa sen onun annesi olursun. Bende anneannesi olurum
Ceylin: Yok sen benim annem ol. (tam anlayamadı herhalde ne demek istediğimi)
Anne: Annecim ben hep senin annen olucam ama senin bebeğin olursa onun annesi sen olursun, ben anneanne olurum.
Ceylin: ııı ııgh. Sen benim annem ol. (peki...!!)
...
Bu aralar Ceylin'de yeni bir kaygı durumu var. Sağdan soldan espri yaptıklarını zannedip "sen bizim kızımız ol. Annesi bu kızı sen bize ver" şeklindeki saçmalamaları ciddiye alıp iyice bana sokuluyor. Ve kaygısı bu aralar su yuzune çıkıp çıkıp kelimelere dökülüyor.
"Anne sen beni verme"
Benim içim bir tuhaf oluyor bunu duydukça. Acaba ihtiyacı olduğunda gerektiği gibi ilgilenemiyor muyum? Yada farkında olmadan ona bunu çağrıştıracak bir hata mı yaptım diye düşünüp duruyordum. Dün bu endişelerimi boşa çıkardı. Birilerinin gelip onu bizden almaya çalışmalarından rahatsız oluyormuş.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Anaokulumuza Veda...

Çok severek ve içimize sinerek başlayan anaokulu hayatımız bir ay gibi kısa bir sürede maalesef ulaşım sorunumuz çözülemediği için sona erdi. Hiç bu kadar zor geleceğini düşünmemiştin doğrusu. Çocuğumu mutlu olduğu ortamdan elimde olmayan sebeplerle de olsa mahrum bırakmak vicdanımı rahatsız ediyor.  Umutlar tükenmiş değil gerçi. Ceylin’in çok sevdiği Kübra öğretmenine de okul yönetimine de ulaşımla ilgili bir gelişme olursa mutlaka haberdar olmak istediğimizi belirttik. Duruma benim kadar duygusal yaklaşmadığını sandığım eşim bile kayıt sonlandırma işlemleri için gittiği anaokulumuzdan ayrılırken içinin burkulduğunu söyledi. Ben utanmasam ofiste resmen ağlayacaktım. Bu kadar kısa zamanda nasıl bu kadar benimsedik fark etmemişiz. Bizimle kısa bir süre de olsa böyle güzel bağlar kuran herkese çok teşekkür ederim. Daha iyi şartlarda tekrar birlikte olmak dileğiyle. Sevgiler...

1 Ekim 2010 Cuma

Buz ve Ponponlarla Eğlence...

 
Nasıl yoğun bir haftaydı anlatamam. Üstelik geçmek de bilmedi. Bir sürü aksilik bir dolu iş sanki hep bu haftayı beklemiş. Ne kendime, ne evime, nede bloguma hiç zaman ayıramadım. Bari kısaca bu hafta Ceylin'le neler yaptık kısa bir özet geçeyim dedim. Ceylin hanım boyalardan ve yapıştırıcılardan pek hoşlanmadığı için her çocuk için paha biçilmez bir eğlence aracı olan su ile ilgili şeyler yapmak istedim. Önce Ceylinle evde bir tur atıp çeşitli madde ve formda birkaç cisim topladık. sonra bunları su dolu kabımızın içine atıp yüzenlerle batanları gözlemleyip ayrıştırdık.
 Sonrada buz elde etmek için içindekilerle birlikte su dolu kabımızı dolabımıza yerleştirdik. Bu Ceylin'in ilgisini çekince yine sulu bir aktiviteye geçtik.
Sarı ve mor boyalarımızı suyla karıştırıp iki değişik renkte su eldeettik. Bunları buz kabına aktararak hem sıvı transferi ile ilgili bir çalışma yapmış olduk hemde kendimize değişik formlarda buzlar elde etmek için gerekli hazırlığı tamamlamış olduk. Tabiki Ceylin'in binlerce sorusu eşliğinde kaplarımızdaki buzların oluşumu için beklememiz gerekti. Sonraki akşam buzlarımızı dolapran çıkarıp incelemeye başladık. Ceylin cisimlerin neden çıkmadığını sorup durdu. Çözülme başlayınca tek tek cisimlerin çıkışına tanık oldu. Sonra renkli buzlarımızla oynamaya başladık. Bizim buz kalıbımız buzların ortasını delik bırakacak türdendi. Bizde bir ayakkabı bağcığına buzlarımızı dizip kolye yaptık. Sonrada buzları çıkardığımız kalıba tekrar yerleştirdik. İtiraf edeyin bu tamamen Ceylin'in fikriydi.

Bir başka gün de ponponları ile oynamak istedi Ceylin. Daha öncede yaptığı gibi sayı kartlarımızın üstüne ponponlarını yerleştirdi.

23 Eylül 2010 Perşembe

Kendiliğinden aktivite...

Ceylin'in kendiliğinden başlattığı ev aktivitesi ve yeni versiyonu;


Ben mutfakta bir iki ufak işi hallederken oda çekmecesinden misketlerini, delikli kasesini ve banyo kaydırmazını almış. Misketleri önce çiçek şeklindeki kaydırmazın vantuzlarına dizmiş, sonra ordan alıp kasenin delikli kenarlarına sıralamış ordanda hooop kasenin içine yuvarlamış.


Bir kez daha görmüş oldum ki aslında çocuğun rehberlik etmesine izin vermek gerek o özünde ne yapmak istediğini çok iyi biliyor.

22 Eylül 2010 Çarşamba

İlk Lütfeeen...!


Sanırım anaokulunun ilk meyvelerini toplama başlıyoruz. Bu sabah Ceylin bana ilk kendiliğinden "lütfen"ini söyledi. Genellikle yönetmeyi seven bir çocuk olduğundan emir kiplerini kullanır ama bu sabah ilk defa " anne öbüy pantolunu giydir yütfeeen" dedi. Bende kendisini yedim tabi.

17 Eylül 2010 Cuma

Ev Aktivitelerimiz...

Ceylin'in kendi elleriyle sarıp bizlere yedirmeye çalıştığı elmalı kurabiyeleri.

Kulpsuz silindirleri tüm fizik kurallarına aykırı gelerek kule yapmanın dayanılmaz mutluluğu.


Bu da Ceylin'in objektifinden şimdiye dek yansıyan en anlaşılabilir kare.

14 Eylül 2010 Salı

Bayramda...

Bayram tatiline erken başlayanlardanız biz. Arefe gününden çevirdik rotamızı Trakya'ya, düştük yollara. Eşimin babaanne-dede ve anneanne-dede evlerinde gerçek doğa ile içi içe iki gün geçirdik. Dalından elma, domates, salatalık kopardık. Patlıcanın nasıl bir bitki olduğunu gördük. Ceylin'le inek sulamaya gittik. Tavuk kovaladık. Tabi bolca da yaramazlık yaptık.
Ceylin her arkamı döndüğümde yapacak bir afacanlık buldu. Ya başka odalara kaçıp kaçıp aşırdığı çikolataları hüpletti, ya olmadık yerlere sular boca etti, yada eline geçenleri yerlere fırlattı. Bukadar yakından görebildiği tek hamile olan Ayşen teyzesini pek sevdi. Bir sürü soru sordu ona. Bebeği karnından çıkarmasından tutun da tek ayak üstünde zıplayıp zıplayamayacağına kadar çok geniş bir yelpazeden bahsediyorum. En son bombayı dün patlattı;
"Anne benim taanımda da bebet olucat mı?" (Anne benim karnımda da bebek olacak mı)

Hasta olmasına rağmen anne yüreği kıyamadı azıcık da olsa dondurma yemesine izin verdim. Babası gözlerini biraz büyüttü ama neyse ucuz yırttık.

Bu bayram yaramazlıkları sayesinde babamız da artık çocukla inatlaşmanın çözümden çok sorun olarak geri döndüğü konusunda ikna oldu. Bu defa eşim bana telkinde bulunmaya başladı "sakin ol hayatım, çocuk o, haklı çocuk". Sanki karşımda duran eşim değil de bir aynaymış gibi hissettim. Ama ne yalan söyleyeyim bu yeni durum hem çok hoşuma gitti hemde yeni bir dönem başladı. Ceylin artık daha uyumlu ve keyifli tabi bizde öyle olduğumuz için. İçimde inanılmaz bir rahatlama hissi var. Bu acaba yeni deliliklere göz kırpmama neden olur mu dersiniz?

7 Eylül 2010 Salı

Kortizon mu? İyide niye?

Ceylin cumartesi akşamından beri pek iyi değil. Sesi kısılıp, çatlıyordu. Bende doktorumuzun hep tavsiye ettiği gibi peditus ile hastalılanmasının önüne geçmeye çalıştım. Pazar günü bu tabloya hapşırık, öksürük ve nezle de dahil oldu. Pazartesi anaokuluna göndermedik çünkü sabah uyandığında tekrarlayan bir öksürüğümüz vardı. Akşama baktım olacak gibi değil. Tabloda hiçbir değişiklik yok, doktorumuz Hilal hanımı aradım.  Yarın sabah sizi görebilirim gelmek isterseniz ama durum ciddileşirse bir hastanenin acil servisine gitmemizi önerdi. Bizim gibi kurtlular durur mu hemen en yakınımızdaki iyi bir hastanenin yolunu tuttuk. Acilde hastanenin kendi doktorlarından biri vardı. Teşhis boğazda kızarıklık, krupa çevirebilir,virütik. Hemen 4 kalem ilaç yazdı. Bulardan biri otrivine pediatric diğeri içinde "kortizon" olduğunu eczacının uyarısı ile öğrenebildiğimiz dekort diye bir hap. İlaçları alıp eve geldik ama benim içime sinmedi bu kadarcık çocuğa kortizon vermek. Hemen yine Hilal hanımı aradım. İlaçtan bahsedince bir duraksadı. Durumu kritik mi diye sordu. Yoooo hiçte öyle ağır bir durumu yoktu Ceylin'in, neşesi, hareketliliği yerindeydi. Görmeden birşey söylemek pek doğru değil ama kortizon benim midemi kaldırdı. Bence onu şimdi vermeyin durum kötüleşirse kullanın dedi. Soğuk buhar kullanmamızı tavsiye etti. Oysaki diğeri soğuk buharın tedaviye bir faydası olmaz diye tutturmuştu. Neyse  sanırım soğuk buharın etkisiyle geceyi rahat geçirdik. Sabah da doğru Hilal hanıma. Şahsen teşhis konusunda kendisine çok güvenirim. Gelmekle çok iyi ettiğimizi belirtip Ceylin'n tepeden tırnağa kontrol etti. İlaçlarımızı değiştirdi. Daha öncede kullanıp işe yarayanlardandı bu seferkiler. Diğer doktorun verdiği hapa bakıp bakıp hiç bu çocuğa bu verilir mi diye de şaşırdı durdu. Bende araştırıp ne kadar riskli bir ilaç oladuğunu öğrendikçe iyiki vermemizişiz diyorum. Merak edenler içim aşağıya kortizonla ilgili genel bir bilgi eklemek istiyorum.
Kortizon
"Kortizon hem hayat kurtarıcı, hem de yaşamı tehdit eden bir ilaç. Bu bıçak doğru şekilde kullanıldığında hasta için hayat kurtarıcı etki yapıyor. Yanlış kullanıldığında ise, hastalığı iyileştireceği yerde hastaya, geri dönülmesi imkansız zararlar veriyor. Kortizonun tek çare olduğu yüzlerce hastalık var. Bu nedenle de kortizondan vazgeçmek mümkün değil. Etkileri nedeniyle yüzlerce hastalığın rakipsiz tek ilacı kortizondan vazgeçme şansımız olmadığına göre, yapılabilecek tek şey ilacı çok dikkatli bir şekilde kullanmak. Bu da başvurduğunuz uzmanın tedaviye titiz yaklaşımı ile mümkün.

Kortizon vücudumuzda da var

Kortizona çağın ilacı deniliyor ama, bu madde aslında vücudumuzda bulunuyor. İstirahat halindeki normal bir insanın vücudunda, 24 saatte yaklaşık 15-40 mg. kortizon üretildiği söyleniyor ise de kortizon üretimi şişmanlarda yüzde 50 oranında daha fazla oluyor. Ancak vücudumuzca kortizon üretimi gün boyunca yanı miktarda değil. Vücut ısısı, kan basıncı, gece ve gündüz olmasına bağlı olarak üretilen kortizon miktarı da değişiyor. Vücudumuz kortizonu en çok sabahları üretiyor. Sinir anında ise bu üretim normalin 10 katına kadar çıkıyor. Kortizon yapımı geçe yarısına doğru giderek azalıyor. Vücudun bu kendi kendine kortizon üretimi doğumdan sonraki üçüncü haftada başlıyor ve ölünceye kadar devam ediyor. Aynı yüksek doz kortizon tedavilerinde olduğu gibi, vücudun kortizonu normalden çok üretmesi de kişi açısından zararlı. “Cushing” olarak adlandırılan bir hastalık vücutta kortizon salgılanmasını sağlayan beyindeki merkezde (hipofiz) bir kontrol bozukluğu olmasından kaynaklanıyor.

Kortizonun kullanıldığı yerler

Kortizon, romatizmadan, zehirlenmelere, yüzlerce hastalığın tedavisinde kullanılıyor. Öyle ki bazı hastalıklarda ve şoklarda kortizon olmadan olmuyor.

1) Romatizmal hastalıklar

Romatizma, her yaşın hastalığı. Erken teshis edildiğinde ve tedavisi doğru şekilde uygulandığında, kolayca iyileştirilebiliyor. Çoğunlukla çocuklarda ve gençlerde görülen, eklemlerde başlayıp zamanında tedavi edilmeyen romatizmanın kalbe vurma olasılığı çok yüksek. Romatizmal hastalıkların vazgeçilmez ilacı ise kortizon.

2) Bağ dokusu hastalıkları

Vücuttaki destek ve bağ dokusunun, aynı zamanda bağışıklık sisteminin de bozulduğu tipteki hastalıklarda, çoğunlukla adele dokusu ya da eklemler deforme olmuştur. Yoğun iç organ harabiyeti ile de karşılaşılabilen bu tip hastalıklarda kortizon kullanılması çoğu zaman kaçınılmaz oluyor.

3) Alerjik hastalıklar

Kortizonun en çok kullanıldığı hastalıklardan biri de alerjiler. Kimi zaman hayatı tehdit eden, kişiyi şok durumuna sokan alerjik krizlerde, hastaya vakit yitirmeden kortizon enjekte edilir. Alerjik astım krizleri bu durumun en çok rastlandığı hastalıklardır. Kortizonla tedavi edilen bir diğer alerjik reaksiyon ise kan verme sırasında oluşuyor. Çoğunlukla kan grubu uyuşmazlığında, bazen de soğuk kanın damarlara verilmesi sorucu alerjik bir reaksiyon oluşur. İşte bu reaksiyonun etkilerini ortadan kaldırmak için kortizona başvurulur. Kortizon, yılan sokması, böcek ısırması gibi zehirlenmelerde de ortaya çıkan alerjik durumun acil tedavisinde kullanılıyor. Bazen nedeni bilinmeden ciltte ve ağız, boğaz gibi bölgelerde şiddetli yanma, kaşıntı, şişlik, kabartı, döküntü ile birlikte görülen durumlarda diğer ilaç tedavileri yetersiz kalabiliyor. Bu durumda kortizona uygulanıyor.

4) Kan hastalıkları

Kortizon kan hücrelerinin parçalanması sonucu ortaya çıkan ciddi kansızlıklarda (hemolitik anemi) destek tedavi olarak uygulanıyor. Kan hücrelerinin aşırı çoğalmasına bağlı olarak oluşan lösemi vakalarında da kortizon tedavisine başvuruluyor. Böyle vakalarda kortizon hastanın hayatını daha rahat sürmesini sağlamak için tek yol.

5) Tümör tedavilerinde

Çağın en sevmediğimiz, çoğu zaman ismini anmaktan bile nefret duyduğumuz hastalığı kanser kuşkusuz. Bilim adamları kanser tedavisi konusundaki çalışmalarını hızla sürdürüyorlar. Kanser hastalarının bir bölümüne “kemoterapi”olarak adlandırılan ilaç tedavisi uygulanıyor. Ameliyat edilemeyecek kadar ilerlemiş kanserlerde ise, kemoterapiye destek olmak ve radyoterapi reaksiyonlarını zayıflatmak için kortizon kullanmak çoğunlukla tek çare olupor.

6) Karaciğer hastalıkları

Karaciğerin artık tamamen iflas ettiği komalarda, ilerleyen siroz vakalarında ve virüslerin neden olduğu öldürücü karaciğer iltihaplanmalarında kortizon çoğunlukla vaşvurulabilecek tek çare.

7) Böbrek ve idrar yolu hastalıkları

İdrardan yüksek miktarda protein atılmasına ve vacutta yaygın şişliklere neden olan nefrotik sendromlarda kortizon kullanımı genelde şarttır. Hastalık çoğunluk çocuk yaşta görülüyor ve tedavinin asıl şartı da geç kalmamak.

8) Kalp-damar hastalıkları

Kalbin zarı, kası ve iç tabakasının tutan iltihaplı durumlar ile alerjik ve bağışıklık sistemi ile ilgili, tıkamaya yol açan tipteki damar hastalıklarının tedavisinde de kortizon kullanılır.

9) Hormonal hastalıklar

Tiroid bezinin aşırı çalıştığı durumlarda bazen son derece kritik krizlerle karşılaşılır. İşte bu durumlarda kortizon yine tek çaredir. Ayrıca böbrek üstü bezinin ani yetmezliği sonucu ortaya çıkan “Addison” hastalığında da kortizonun hayat kurtarıcı rolü vardır.

10) Sinir sistemi hastalıkları

Sinir köklerinin alerjik, ani ve iltihaplı hastalıklarında, bazı özel vücut felçlerinde, yüz felçlerinin başlangıç döneminde ve Multiple Skleroz hastalığında da kortizon kullanmak gerekiyor. Beyinde damar tıkanıklığı ile gelişen felçlerin başlangıç dömeminde, beyin basıncının arttığı durumlarda veya beyinde ödem olduğu zaman da kortizon tedavisine başvuruluyor.

11) Zehirlenmeler, sıcak çarpmaları

Zehirlenmelerde çoğunlukla durumun nedenini anlamaya zaman yoktur. Acilen zehirlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan reaksiyonun ortadan kaldırılması gerekir. Bunun için de kortizona uygulanır. Sıcak çarpmasına bağlı olarak görülen komalar ve soğuktan donmalarda da böbrek üstü bezi iflasa doğru gittiği için kortizon kullanmak gerekiyor.

12) Göz hastalıkları

Bazı göz hastalıklarının tedavisinde de yine kortizon karşımıza çıkıyor.

13) Şoklar

Herhangi bir nedenle şoka giren hastayı hayata döndürmek için bazen tek çare kortizon kullanmaktır. Özellikle aşırı bir alerjik duyarlılığa bağlı olarak ortaya çıkan ve aniden gelişen anafilaktik şoklarda kortizon hala kurtarıcı rol oynuyor.

Yararları kadar zararları da var

Gelin şimdi de kortizon tedavisinin insan metabolizmasında neden olduğu harabiyeti görelim. Kortizon, dışarıdan da rahatça gözlenebilen ilk etkisini vücudun hormonal sistesi üzerinde yapıyor. Özellikle çocukluk çağı ve genç yaşlarda uygulanan kortizon tedavisi gelişme bozukluğuna yol açabiliyor. Kortizonun neden olduğu şişkinlik sonucu çocukta “Aydede yüzü” olarak tarif edilen bir çehre oluşuyor. Vücudun kimi bölgelerinde normal dışı şişlikler ve gövdede yağlanma görülebiliyor. Bunun dışında adele zayıflığı, kan basıncında yükselme, kemik erimesi, seksüel ve psikolojik bozukluklar kendini gösterebiliyor. Ciltte kıllanma, çizgilenme, adet bozuklukları, troid fonksiyonlarında ve erkeklerde testisler üzerinde olumsuz etkiler de yine ilacın hormonları etkilemesi sonucu ortaya çıkan diğer belirtiler. Bu etkileri minimuma indirmek için ise dozun çok iyi ayarlanması gerekiyor.

Kortizon ne kadar gerekli ?

Kortizon akut kardidlerde çaresiz kalan hekimin en önemli silanı. Ancak bir yılı aşan, uzun süreli kortizon tedavisi hastayı birtakım yen etkiler ile karşı karşıya bırakıyor.


Kortizonun yan etkileri şunlar :

“Kortizon kullananların yüzlerinde zamanla şişme başlar. Yüz “aydede yüzü” şeklini alır. Sinir sisteminde ve ciltte bozukluklar olabilir. Eğer kortizon daha da uzun süre kullanılırsa vücudun enfeksiyonlara karşı direnci azalır. Tedavi daha da uzarsa kemik erimeleri başlar. Kısacası kortizon tedavisi iki ucu keskin biçak gibidir. Doğru ve gerektiği zaman kullanıldığında şifa, yanlış bir kullanımla da çok ciddi sonuçları beraberinde getirir. Kortizonu birdenbire kesmek de doğru değildir. Tedavi, hastaya zarar vermemek için yavaş yavaş kesilir Penisiline ise kalp romatizması olan kişinin ömür boyu devam etmesi gerekir. Ancak eğer romatizma tüm kalbi tutmamışsa penisilin tedavisi 20 yaşlarında bırakılır.”

Sizce de kortizonlu ilacı yazan doktorum bizi uyarması, neden böyle bir ilacı daha 3 yaşını bile doldurmamış bir çocuğa uygun gördüğünü açıklaması gerekmez miydi? Ceylin bundan önce iki defa daha krup geçirmişti ve o zamanki durumu bundan çok daha kritikti. Ancak Hilal hanım hiç bukadar bıçaksırtı bir bilaç kullanma ihtiyacı hissetmemişti. Nasıl oluyorda benim bile öksürüğün sesinden anlayabildiğim krubu bunun eğitimini alan biri farkedemiyordu? Bu doktorları anlamak mümkün değil. Siz siz olun dilinden anlayabildiğiniz bir çocuk doktoru buldunuz mu sakın ha bırakmayın.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Anaokuluna Başladık...

Tam tamına bugün itibariyle anaokulumuza başlangıç yapmış bulunmaktayız. Vatan millete hayırlı uğurlu olsun. İlk gün için oldukça iyi geçtiğini söyleyebilirim (umarım erken konuşmuyorumdur!)
Sabah servise binerken bir parça mızmızlandık o da hostes ablanın Ceylin'i kucağımdan alıp koltuğuna kendisi oturtmak istemesinden kaynaklandı ama sonra tatlıya bağladık. Kapıda bizi Kübra ablamız karşıladı. Çok sevimli çok şeker bir kız, benim bile kanım ısındı. Okula girince Ceylin benim biraz daha yanında kalmamı istedi. O ortama biraz alışınca bana izin verdiler bende biraz uzaktan onları izledim. Ceylin yapısı gereği öyle hemen saldırmaz herşeye. Önceleri temkinli davranır. Etrafı yoklar, diğer insanları gözlemler. Bugün de öyleydi. Annem nerde diye aranmadı hiç, hatta Kübra ablasının onu tuvalete götürmesine ve üstünü değiştirmesine bile izin verdi. Diğer çocuklarla pek iletişim kurmadı, sonradan açılacağını düşünüyorum. Anaokulunda 1-1,5 saat kadar vakit geçirdikten sonra bizi eve yolladılar. Amaç çocuğun en çok eğlendiği, sıkılmaya fırsat bulamadı bir anda onu uğurlamak ve ertesi gün daha istekli gelmesi için teşvik etmek. Yarın da yemek saatine kadar kalacak Ceylin. Bakalım evde bana ve anneanneye yaptığı nazları burada da sürdürecek mi? Umarım bundan sonraki okul günlerimizde böyle huzurlu geçer de kuzum da mutlu olur ben de...

27 Ağustos 2010 Cuma

Çocuk sahibi olmak şart mı?

Biliyorum birçok insan bana "sana ne kardeşim" diyecek ama yazmadan edemeyeceğim içimden geçirdiklerimi. Evlenmeden önce de böyle düşünürdüm, evlendikten sonra da ve hatta anne olduktan sonra da böyle düşünüyorum.

"Herkes Çocuk Sahibi Olmak Zorunda Mı?"

Son günlerde sıkça duyduğum bir rica var, "senin ufaklığın küçülen kıyafetleri olursa verir misin? Bilmem kimin bebeği oldu da ihtiyacı var ona götüreyim." Tamam elbetteki insanların ihtiyacı olabilir ayrıca muhtaç olmasalar bile paylaşmak, dağıtmak, yardımlaşmak çok güzel de aynanın birde diğer tarafından bakmak lazım.
Hadi birbinizi çok sevdiniz ve bütün imkansızlıklara rağmen evlendiniz. Kendi karnınızı zor doyururken bütün o sefaletin içine ne diye bir hatta daha da fazla yavruyu ortak edersiniz ki. Üstelik daha en basit ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak kadar kötüyse durum insan neye güvenip de bu acımasız hayat şartlarında bir de savunmasız bir çocukla işleri arap saçına çevirir ki?

Size durumu şöyle bir örnekle açıklayayım;
Bir çift düşünün anne evde, çalışmıyor. Baba yol kenarında cep telefonu şarj cihazı falan satarak para kazanıyor. Biri 5 diğeri 4 yaş civarında bir kız  bir erkek çocukları var. Oturdukları ev kira ve sadece bir oda, mutfak ve tuvaletten ibaret. Bütün bu yokluk yetmezmiş gibi anne bir daha hamile kalıyor ve bingo bu seferkiler ikiz!!! Geçenlerde annemden duydum çocukların çamaşırlarını yıkayacak deterjanları olmadığını. Her ne kadar elimizden geleni yapmaya çalışsak bile söz konusu olan 6 kişilik bir aile. Üstelik öyle bir kadercilikleri var ki "Allah verirse yine olur" diye önlem bile almıyorlar. Yani beşinciye hamile kalması an meselesi.

Yoksulluk elbetteki suç değil. Ama böylesi cehalet ve acımasızlık bence affedilir gibi değil. Bir anne olarak kaçımız dayanabilir çocuğunu böyle bir yoksuzlukta büyütmeye ve yenilerini bu hayata eklemeye. Benim yüreğim kaldırmıyor...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Çocuğunuzu trafik kazalarına karşı aşılattınız mı?

1 Haziran'da çocuk oto koltuğu kullanımı yasa ile zorunlu hale geldi. Peki bu yasa ne anlama geliyor? Koltuk kullanımı neden bu kadar önemli?

Trafik kazalarında çocuk ölümlerinin azaltılması ancak insanların yeteri kadar bilinçlenmesi ile olur. Çocuk oto koltuğu ile ilgili önemli bilgileri bu dökümanda biraraya getirdik. Aşağıdaki dosyayı çocuğu olan tüm tanıdıklarınızla paylaşabilirsiniz.
Çocuk Oto Koltuğu (pdf olarak indir)

24 Ağustos 2010 Salı

Ceylin'den inciler...



Anneanneden eve dönerken;

-   Anne sen yorulduuun?
-   Yok kızım yorulmadım.
-   O zaman beni kucağına al ben yoruldum
-   ...!?!


Anne mutfakta gece sütü hazırlarken;

Süt buzdolabında olmadığı için anne sütü ısıtma gereği duymaz
İçerden bir ses

-   Anneee sütü ısımıyomusun?
-   Isıtmayacağım annecim zaten soğuk değil
-   Isııııt
(anne hee hee diyip bildiğini okur, ama içerdeki ses...)

-   Anne sesini duymadım (ocağın çakmak sesini kastediyor)
(yalandan ocak yakılıp kapatılır ve içerdeki ses yine duyulur)
-   Şimdi ısıtıyosun galiba
-   (ne desin???)


Anne-kız koyun koyuna yatarken;

-   Anne duydun mu?
-   Neyi annecim ben birşey duymadım?
-   Sen mi pıyt yaptın ben mi?
-   Ben duymadığıma göre sen yapmış olmalısın
-   Galiba ikimizde pıyt yaptık
-   ??? (acaba)

22 Ağustos 2010 Pazar

Pedagog Tavsiyeleri

Bu hafta sonuna yoğun bir programla başladık. Önce planımızda pedagog görüşmemiz vardı. Ceylin'in tuvalet eğitiminin aksayan gece ayağını ve tırnak yeme gibi kafamıza takılan soruları kendisine sormak için Acıbadem Kadıköy Hastanesinden Ayşegül Salgın'la uzun uzun konuştuk. Sizlerle de paylaşmak istediğim bazı bilgiler aktardı.

Gece Tuvalet Eğitimi:

Öncelikle gece ıslatmalarımızın önüne geçebilemek için Ceylin'i gece uykudan tam olarak uyandırmamız gerekiyormuş. Biz uykusu dağılmadan tuvaletini yaptırıp geri yatırıyorduk. Böyle gece uyanıp çiş yapmaya alıştıramazsınız çünkü çocuk çiş yaptığının bilincinde değil dedi Ayşegül Hanım. Bu şekilde ha tuvalete yapmış ha bezine yapmış çocuk için birşey farketmiyormuş. Çocuğun yürüyebilecek kadar uykusunun açılmış olması ve tuvaletten sonra da kaldırıldığı yere yatırılması gerekliymiş. Dün geceden itibaren uygulamaya başladık. Sağolsun kızımızın uykusu biraz ağır olduğundan uyandırmak epey zor oldu ve malesef nerde olduğunun pek farkında olamayınca daha tuvalete yetişemeden koyverdi :)

Tırnak yeme:

Tırnak yeme konusunda da tamamen bunu görmezden gelmemizi, hiçbir şekilde onu uyarmamamızı hatta yanında bu konu hakkında başkaları ile bile konuşmamamızı söyledi. Bu şekilde ilgi çekemeyeceğini anladığında ve ilgisini başka şeylere çekmeyi başarabildiğimizde unutacakmış. Bu dönem çocukların bedenleri ile çok ilgili oldukları bir dönemmiş.

Gelişim:

Bunların dışında Ceylin'in gelişimi yaşına göre uygun hatta dil gelişiminin biraz daha ileri olabileceğini öğrendik. Gerçi Ayşegül Hanım benim beklentilerimin aksine Ceylin'i incelemekten çok benim anlattıklarımla ilgilendi yani tam olarak bir gelişim testi yada gözlemi yapmadı. Anaokulu konusundada evimize yakın küçük ve öyle çok fazla branş dersi falan olmayan birşey tercih etmemizi önerdi.

Ayrıca; Ceylin'le zaman zaman yaşadığımız zor anlarımızda ona nasıl davrandığımı da detaylı bir şekilde anlatıp doğru olup olmadıkları konusunda hem görüşlerini aldım hemde içimi rahatlattım. Anne olduktan sonra gerek okuyup araştırarak, gerek eşe dosta sorup tecrübelerini dinleyerek, gerekse annelik içgüdülerimden faydalanarak bize en uygun ebeveynlik becerilerini uygulamaya çalışıyordum. Ancak her anne gibi acaba doğru olanı mı yapıyorum demekten de kendimi alamıyordum. Ayşegül hanım çoğunlukla doğru ve yerinde davranışlar gösterdiğimi söytleyip, daha az konuşma ve açıklama yapmamı tavsiye etti.

Bütün bunlardan öte aslında benim kafama takılanların ne kadar basit ve hayatın acımasızlığı yanında şaka gibi kaldığını ispatlayan acı bir olay da yaşadık. Sıramızı beklerken pedagogun odasından çıkan babasına sarılıp hayatımda gördüğüm en iç parçalayıcı ağlayışla boynuna sarılan henüz 10-12 yaşlarındaki o güzeller güzeli kızın annesini kaybettiğini ve ailenin bunu ona nasıl anlatacaklarını bilemeyip danışmaya geldiklerini öğrendiğimde kendimi nasıl hissettim bir tahmin edin...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Araştırmaya, Aydınlanmaya Devam...

Bir önceki yazımda Ceylin'in tırnak yeme alışkanlığı edinmesinden bahsetmiştim. Bu konu üzerine araştırmalarımı haftasonu da sürdürdüm. Bir arkadaşımdan tavsiyesini duyduğum uzman pedagog Norma Razon'un makalelerini incelerken okuduğum şu satır beni harekete geçirdi.

Birçok uyum ve davranış bozukluğunda olduğu gibi, altını ıslatma davranışında da, anne babaların yanlış tutumları, sorunu gidermek yerine daha da arttırabilir. Tırnak yeme, dikkat dağınıklığı, kıskançlık gibi yeni uyum ve davranış bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca özgüven eksikliği, içe kapanıklık, aşırı kaygılı olma gibi sorunların ortaya çıkmasına katkıda bulunarak, kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilir.

Derhal bu hafta sonuna Ceylin için bir pedagogdan randevu aldım. Kafamda birbiri ardına çakıveren soru işaretlerini toparlayabilirsem aklımdaki bütün soruların cevabını almaya çalışacağım. Hem bu sayede Ceylin'in gelişim takibini de yapmış oluruz. Hızına biz yetişemiyoruz ama bakalım pedagogumuz ölçmeye yetişebilecek mi?

12 Ağustos 2010 Perşembe

Tırnak yeme...

Bu Ceylin'de son zamanlarda sıkça gördüğümüz bir manzara. Bundan önce yaklaşık 1 yaş civarı da böyle bir dönem geçirmiştik. O günlerde Ceylinin gelişimini takip eden pedagogumuz üstüne gitmememiz gerektiğini hatta hiçbir şekilde "elini çek ağzından" yada "yeme tırnağını" şeklinde olumsuz da olsa ilgi göstermememizi ve farkettirmeden eline birşeyler verip ilgisini dağıtarak yaklaşmamız gerektiğini söylemişti. Ayrıca bunun bir parça da genetik yatkınlıkla da ilgisinin olduğunu eklemişti. Malesef babasında da böyle bir durum söz konusu olduğundan bizimki o dönem genetik yatkınlıktan kaynaklanıyor diye düşünmüştük.
Hadi biz bütün bunları bilip ona göre davranıyoruz da en yakınlarımızdan tutun da sokaktaki insanlara kadar herkes sanki ilgilenecek başka işleri yokmuş gibi Ceylin'i ikaz etmeye kalkınca cinlerim tepeme geliyordu. Neyseki o dönem pek uzun sürmemişti. Ama erken çocukluktan çocukluğa geçtiğimiz şu dönemde de tekrar sahneye çıkınca canım sıkılmadı değil. Artık herşeyin daha bir farkında ve herhangi birşey için uyarı aldığında, yapmaması gereken birşeyi yapıp da tepki verdiğimizde tırnakları ile ilgilenmeye başlıyor. Birde üstüne gece çiş kaçırmalarını eklediğimde galiba bize yine pedagog yolları görünüyor. Ben her ne kadar okuyup, araştırıp çeşitli yöntemler denesem de bu sadece benimle biten bir eğitim değil. Buna babayı ve ailenin diğer fertlerini de dahil etmek gerekiyor. Hepsine de alın bunları okuyun, anlayın ve ona göre davranın denmiyor. Ama eğer bunları bir doktor söylerse işte o zaman tam ikna olunuyor. Bende bir araba dolusu laf edip üstüne üstlük birde "çok bilmiş anne" izlenimi vermekten kurtuluyorum. "Pedagog böyle dedi" diyorum çıkıyorum işin içinden. Şimdi var mı bana önerebileceğiniz işiniz ehli bir pedagog?

Bu da tırnak yeme ile ilgili bir alıntı;


Çocuğunuzun tırnak yeme davranışını, bağırarak, acı oje sürerek veya onu tehdit ederek çözemezsiniz. Önemli olan bu davranışın altındaki nedeni anlamanızdır. Bu sorunu da çocuğunuzla kuracağınız doğru iletişimle çözebilirsiniz.

Tırnak yemenin nedenleri ve görülme sıklığı

Tırnak yeme davranışı, erken dönemlerden itibaren çocuğunuzda gözlenebilecek bir durumdur. 2–3 yaş civarında ya da okul çağı çocukluk dönemlerinde de rastlayabilirsiniz. Bazı araştırmalara göre, 7–10 yaşlarındaki çocukların %30’u, ergenlerin ise %45’i tırnak yeme davranışını sergiliyor. Bu oran yaş ilerledikçe düşme gösteriyor, ancak yetişkinlerde de tırnak yeme davranışı gözlemlenmektedir.

Uzman Psikolojik Danışman Seçil Akaygün Cüntay: “Kızlarda tırnak yeme davranışının erkeklere göre daha sık görüldüğü söylenir, ancak kız çocuklarının sahip oldukları toplumsal rollerin de bu durumda etkili olduğunu unutmamalısınız. Özellikle okul çağı kız çocuklarında estetik kaygıların belirmesi ile bu davranışa dair düzenlemeler de ön plana çıkar.” diyor.

Çocuklar neden tırnak yer?

Tırnak yeme davranışının altında yatan nedenleri anlamanız ve uygun yaklaşım belirlemeniz ilk adımınız olmalı. Kaygı, en az yetişkinler kadar çocukları da olumsuz etkiler ve çocuklarda tırnak yeme davranışına sebep olan etkenler arasında yer alır.

• Okulda yaşanan önemli bir olay.

• Derslerdeki başarısızlığı.

• Arkadaşlar ile yaşanan sıkıntı.

• Öğretmeni ile yaşadığı bir gerginlik.

• Travmatik etkisi olan bir olayı.

• Ev veya okul ortamında bulunan gergin ortam.

• Anne baba arası tartışma veya ev içi şiddet.

• Önemli bir yaşam olay; kardeş doğumu, taşınma, ebeveyn kaybı, boşanma gibi.

• Sınavlar, sınav öncesinde yaşanan yoğun tempo.

• Korkular.

• Erken çocukluktan çocukluğa, çocukluktan ön ergenliğe geçiş dönemleri.



Okul öncesi dönemde tırnak yeme davranışı
Çocuğunuzun yuvaya başlaması veya oyun parkında zor bir durumla karşılaşması, kaygı ve stres yaşamasına neden olduğu için tırnak yeme davranışı, bu gerginliğinin habercisi olabilir. Tırnak yeme ile birlikte veya bazen tırnak yeme davranışının öncesi ve sonrasında;

• Kendi saçını çekme ya da yolma,

• Parmak emme,

• Diş gıcırdatma,

• Sürtünme gibi davranışlar da gözlenebilir, çünkü tüm bu diğer davranışlar da çocuğunuzun bir gerginlik yaşadığının habercisidir ve durumdan duruma değişiklik gösterebilir.

Okul öncesi çağında, çocuğunuz birçok davranışı taklit yolu ile öğrenir. Tırnak yeme davranışını da sizden veya akranlarından görmüş ve taklit ediyor olabilir. Bu nedenle, çocuğunuzun yaşadığı gerginlik veya kaygı durumlarını incelerken, bu davranışın model olma yolu ile öğrenilip öğrenilmediğini de incelenmeniz gerekir.


Okul çağı çocuklarında tırnak yeme

Bu dönemde çocuğunuzun tırnak yeme davranışı, okul hayatındaki gelişmeler ve değişimleriyle doğru orantılıdır. Çocuğunuz; dersleri, sınavları, arkadaşları ile olan ilişkileri veya öğretmenleri ile yaşadıkları tecrübeleri nedeniyle tırnak yeme davranışını sergileyebilir. Bu dönemde sıklıkla yaptığınız uyarılar, çocuğunuzu da zor durumda bırakır.



Okul çağında olan ve tırnak yeme davranışı gösteren çocuğunuzun öğretmenlerinden bilgi almanız çok önemlidir. Bu çağdaki çocuğunuz bazen yaşadığı olayları anlatmak istemeyebilir. Bu nedenle, çocuğunuzun bilgisi dahilinde öğretmenleriyle görüşüp, tırnak yeme davranışını tetikleyecek bir durumun olup olmadığını öğrenmeniz önemlidir.


Uygun ebeveyn yaklaşımları
• Tırnak yeme davranışı konusunda çocuğunuza uygun şekilde yaklaşmanız çok önemlidir. Toplum tarafından da kabul görmeyen ve eleştirilen tırnak yeme davranışında ilk adım, çocuğun neler yaşadığı hakkında fikir sahibi olmanızla başlar.
• Tırnak yeme davranışının altında yatan gerginlik ya da sıkıntı konusunda çocuğunuzla konuşabilirsiniz.
• Tırnak yiyen çocuğunuza, “Beni çok üzüyorsun.”, “Bak hala bebek gibi davranıyorsun.” tarzı ifadeler kullanmayın. Tavrınız, onunla birlikte çözüm yolu bulmaya yatkın, yapıcı bir yaklaşım olmalıdır.
• Küçük yaşlarda, eline nesne veya oyuncak vermek, dikkatini dağıtmak, ilgisini başka tarafa çekmek gibi yöntemler kullanabilirsiniz. Yerine şeker, sakız veya kraker gibi geçici olmak üzere bazı nesneler koyabilirsiniz.
• Geri bildiriminizi tırnağını yerken değil, tırnak yemediği zamanlarda verin. Böylece tırnak yerken verdiğiniz olumsuz dikkatin yerini, yüreklendirici sözlerle vereceğiniz olumlu dikkat alacaktır.
• Siz de onunla birlikte bir alışkanlığınızı bırakmaya çalışın.
• Onunla birlikte bu davranışı ne zaman, nerede yaptığını, neyin tırnak yeme davranışını tetiklediğini gözleyin.

• Acı oje gibi teknikler kullanacaksanız, yukarıda anlatılan tüm prensipleri de hayata geçirdiğinizden emin olun. Sadece oje sürerek tırnak yeme davranışının yok olmasını ummayın, çocuğunuzun tüm çabalarını destekleyin.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Gece ıslatmaları...

Her ne kadar çok takılmamaya çalışsamda son haftalarda iyice sıklaşan Ceylin'in gece çiş kaçırmaları benim açımdan artık çok yorucu olmaya başladı. Tuvalet eğitimimizin başlarında sabaha kadar kuru kalabiliyordu ama son zamanlarda gecede birkaç defa çişini yatağa yapar oldu. Yatmaya gitmeden önce çişini tuvalete yapıyor, gece 00:30 civarı da kaldırıp tuvalete götürüyorum ama yinede hala çözebilmiş değiliz.

http://www.anneyiz.biz'de/ yayınlanan şu yazıya göre Prof. Dr.Salim Çalışkan gece kaçırmaları hakkında şöyle diyor;
Gece idrar kaçırma (Enüresiz nokturna) çok daha yaygın olarak gözlenen bu sorun genelde çok fazla inceleme yapmayı gerektirmiyor ve zaman içinde pozitif sonuçlara ulaşılabiliyor. Sorun ya tedaviyle gideriliyor, ya da kendiliğinden geçiyor. Bu tip idrar kaçırma biraz sabır gerektiriyor ama ileride kalıcı bir soruna neden olmuyor.
Artık hergün bir makine dolusu çarşaf yıkamaktan içime fenalıklar gelince birkaç gecedir şu külot şeklindeki bezleri yatmadan önce giydirmeye başladım.
 Ceylin kaşındırdıkları için bunlardan hiç hoşlanmıyor hatta çişini kaçırmayacağına dair söz bile veriyor. Ben "bu gece bu kağıt külotuna çiş yapmazsan yarın gece bez külot giyebilirsin" şeklinde ikna ve motive etmeye çalışsamda bu durumun onu mutsuz ettiğini görebiliyorum. Diğer taraftan da bir gecede 2-3 defa çarşaf değiştirmek ve tuvalete götürmek için miniğimin uykusunu bölmek de istemiyorum.



Çocuğunuz gün boyunca temiz ve kuru kalabiliyor, kendi kendine lazımlık ya da tuvaleti kullanabiliyorsa bile geceleri kuru kalması biraz zaman alabilir. Çocuklar genellikle en erken 3 yaşından sonra gece bezsiz yatabilecek hale gelirler. Kız çocukları erkek çocuklardan daha çabuk gece bezinden kurtulurlar. Evde daha büyük çocuk olması da gece bezinden kurtulmayı hızlandırabilir. Çocuğunuz yatmadan önce süt ya da benzeri sıvılar alıyorsa bir süre daha beklemenizde yarar var. Gece bezini çıkartmaya karar verdiğinizde başarılı olabilmek için ona destek olmanız iyi olur.


Gece bezini çıkartmaya karar vermeden önce çocuğunuzun gündüz uykusu sırasında ya da 4-6 saat boyunca kuru kaldığına emin olun.


Gece bezini çıkaracaksanız yatıştan önceki 2 saat sıvı vermeyin.


Yatmadan önce tuvalete gitmesini sağlayın.


Gece gerekirse tuvaleti kullanmak üzere sizi yardıma çağırabileceğini söyleyin.


Lazımlığını odasında, yatağına yakın bir yerde bulundurun; gece gerektiğinde kolayca ulaşabilsin.


Olası kazalara karşı yatağın altına sızdırmaz bir çarşaf örtmeyi ihmal etmeyin.


Sabah kuru kalktığında ödüllendirin.
Prof.Dr. Yankı Yazgan

 Bu kaynaklara göre endişelenmemi gerektirecek bir durum yok gibi görünsede enerjimin çoğunu emen bu gece kaçırmalarımızın en kısa zamanda son bulmasını umudediyorum. Birde kafamdaki şu soruların yanıtını bilen biri olsa da beni kurtarsa...

-Gece bez takıyor olmamız acaba tuvalet eğitimimizin gece ayağını baltalar mı sizce?
-Herşeye rağmen gece uyanıp tuvalete gitmeye alıştırmamalı mı çocuğu?
-Hadi şimdi havalar sıcak, peki kışın ne olacak?Üşütüp hasta olma iktimali çok yüksek.
-Peki ya bugün daha önce yapmadığı şekilde kakasını da altına yapmasını neye bağlarsınız?
-Acaba onu dinleyip gece bezini bırakmalı mıyım?

6 Ağustos 2010 Cuma

Duyarsızlık dönemi mi?

Hani Maria Montessori Annelik Sanatı kirabında da bahsediyor ya çocuğun duyarlılık dönemlerinden, işte galiba bizim cadıda bu aralar sanatsal aktivitelere karşı bir "duyarsızlık dönemi" söz konusu. Dün akşam için planladığım aktivitelere karşı hiç ilgi göstermeyip koltukta oturmayı tercih etmesi  "acaba biryerlerde bir yanlış mı var?" sorusunu aklıma getirdi.
Ceylinin boyaları (parmak boyası. sulu boya. pastel hatta ispirtolu kalemleri bile) alındıkları günden beri hep ulaşabileceği yerlerde olmuştur. Resim yapabileceği kağıt ve defterlerde öyle. Hiçbir zaman odaya girip de eline geçirdiği kalemle duvarları yada koltukları karaladığını görüp donakalmadım. Genelde sanatsal aktivitelerimiz şöyle gelişir. Ben Ceylin'e resim yapmayı öneririm o da gelir masasının başına geçer eline kalemi, fırçayı yada boyayı alır bir iki çizik atar bitti der kalkar gider. Aynı şey yapıştırıcılı işlerde de böyle. Mesela ağız tadıyla bir yırtma yapıştırma yaptığı pek görülmemiştir. Şimdilik pek üstüne gitmiyorum ama düşünmektende kendimi alamıyorum. Sanırım bu tarz aktiviteler yapıp eğlenmeye ben Ceylin'den daha hevesliyim ve sevgili yaramazım her seferinde hevesimi kursağımda bırakmaktan keyif alıyor.