ceylin

Lilypie Kids Birthday tickers Lilypie Third Birthday tickers

24 Aralık 2010 Cuma

Ateşşşşş...

Dün akşam saatlerine doğru bir haber aldık kızımdan. Ateşi çıkmaya başlamış. Kulaktan ölçüm sonucu 39 civarıymış. Öğlen uykusundan annemi istiyorum diye ağlayarak uyanmış ve akabinde kusmuş. Bu onu biraz rahatlatmış. Her hastalıkta olduğu gibi iştah sıfırmış ama keyfi yerinde dedi babası. Canım çok sıkıldı tabi. Benzer sahneleri daha önce çok görmüştük. Akşam iş çıkışı eve beni zor bir gecenin beklediğini bilerek gittim. Annemlere gittiğimde Ceylin hemen bana yapıştı tabi. Zaten anneye düşkün bir kızdır benimkisi hastalık da eklenince tadından yenmez olmuş. Bütün akşam kucağımdan inmedi.
Doktorumuz Hülya hanım titreme veya uyuyamama gibi bir durum yoksa ateşe müdahele etmememizi söyledi. Titreme veya uyuyamama olursa da önce sirkeli su ile kompres uygulayarak yada ılık banyo yaptırarak düşürmeye çalışmamıız, bunlar işe yaramazsa o zaman ateş düşürücü vermemizi tavsiye etti. Bunun üzerine bizde ateşini devamlı kontrol ederek Ceylin'i gözlemlemeye başladık. Gece ilerledikçe keyfi dahada kaçtı. Gece uykusuna yatırdığımızda ateşi 39,5 civarındaydı ve üstünde sadece atlet ve külot vardı. Bir saat kadar sonra öksürükle uykusu bölününce sirkeli su ile ateşe müdahele etmeye karar verdik. Gece boyunca sık sık uyanıp ateşini kontrol ettik. 38 derecenin altına düştüğünde saat sabahın 5'iydi. Sabah uyandığında baktık ki keyfi gayet yerinde, nihayet derin bir nefes alabildik. İlk defa ateşli bir geceyi ateş düşürücü almadan geçirdik. Yüreğim ağzıma gelmedi dersem yalan olur ama sanırım anne olmak da biraz yüreği avucunda dolaşmakla eşdeğer.

Emzirme Reformu Sobesi...



Sevgili Blogcu anne'nin başlatmış olduğu bu sobeyi okuduğum an çağrısına uydum ve üstüme alındım. Her ne kadar emzirme dönemimizi geride bırakmış olsak da bu başlıbaşına bir sosyal sorumluluk hareketi ve bende dahil olmaktan son derece mutluyum. İşte benim cevaplarım;

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
Kızımı kucağıma almadan önce en azından her annenin kısa da olsa bir süre emzirebildiğini sanırdım. Anne olduktan sonra içinde bulunduğum sosyal çevre değişti ve ben kendimi çocuğunu emzirebilen şanslı annelerden biri olarak görmeye başladım. Emzirmeyle ilgili bu kadar çok problem yaşanabildiği hiç aklıma gelmemişti.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
İlk 6 ay sadece anne sütü ile sonraki 10 ay ise ek gıdalar ile beraber tam 16 ay emzirebildim.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
Doğumdan sadece 2 gün önce doğum iznine ayrılmış olduğumdan iznimin tamamını doğum sonrası kullanabildim. Süt izinlerimi de topluca kullanınca tam 6 ay evde kuzumlaydım.

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
Saat saat hesaplamadım ama doğum iznimin arkasına eklediğim 2 ay ile sanırım kullandım diyebilirim.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
Hayır. Sağolsunlar oldukça anlayışlı ve saygılı insanlarla çalışıyorum. Tabi iş yoğunluğu gereği sıkıntılı durumlar yaşandığı da oluyordu zaman zaman. Ama kesinlikle baskı ve tepki ile karşılaşmadım. Bu konuda da kendimi oldukça şanslı buluyorum.

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
Kızımın sabırsızlanması veya ilgisinin çabuk dağılması dışında bu konuda pek sıkıntı yaşamadım. Genelde anlayışla karşılandım.

(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
Doğumdan sonraki ilk günlerde oldukça moral bozucu sözcükler duydum yakınlarımdan. Özellikle kızıma kolik tanısı konuluncaya kadar hatta tanıdan sonra bile insanlar hala "aç bu çocuk ondan bu kadar çok ağlıyor, sütün yetmiyor galiba senin" şeklinde talihsiz cümleler kullanmaktan hiç çekinmediler doğrusu. Bende eşimden böyle olumsuz konuşmaları ve konuşanları benden uzak tutmasını rica ettim. Neyseki sonrasında giderek azaldı bu çatlak sesler.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
Lohusalık ruh halim gereği pek baskı yapılabilecek bir anne değildim ben ancak tabiki bilen bilmeyen birçok insandan bu yönde negatif cümleler duydum.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
Emzirme reformundan başından beri haberdarım ve böyle bir oluşumu başlatan sevgili Blogcu anne'ye ve destek veren herkese çok teşekkür ediyorum. Her ne kadar emzirme dönemimiz geçmiş olsa da böylesi ulvi bir konuda kesinlikle yapılması gereken çok şey var. Doğal olan ne kaldı ki günümüzde, bırakalım bari bebeklerimiz doğar doğmaz o yapay mamalar yerine en saf besin kaynağı olan anne sütüyle doya doya beslensin.

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.
Evet, hem de duyar duymaz, canı gönülden.

21 Aralık 2010 Salı

Ticarethane mi? Tımarhane mi?

Geçtiğimiz cumartesi yoğun ısrarlarına dayanamadığım, son yıllarda ismini sıkça duyduğum bir kolejin anaokuluna gittik ailece. Önce telefonumu nerden bulduklarını çözemedim. Sonra hatırladım ki epeyce bir süre önce Ceylin'le birlikte gittiğimiz bir alışveriş merkezinde kurdukları mini bir oyun alanında öylesine bir broşür doldurtmuşlardı. Her ne kadar kafamdaki anaokulu profiline uygun olmadıklarını düşünsemde bir şans verip, en azından görüşme deneyimlerimize bir yenisini eklemenin zararı olmaz deyip verdikleri randevuyu kabul ettim.
Yetkili ile görüşmeden önce sınıfları gezdik. Anaokulundan çok sınıf sınıf ayrılmış bir okuldu. Her sınıfta şu son moda akıllı tahtalardan vardı. Ortalıkta pek fazla oyuncak göremedim ama bu benim için problem değildi. Uyku odaları doğrusunu itiraf etmek gerekirse şimdiye kadar gördüğüm en güzel anaokulu uyku odalarından biriydi.
Sıra geldi görüşmeye. Önce okul yetkilisini dinledik. İlk olarak bir kreş değil okul olduklarını belirtmek gereği duydu. Hangi yöntemi uyguladıklarını sorduğumda, hiç tederrütsüz Montessori dedi. Afalladım, Çünkü sınıflar Montessori sınıfı olmaktan çok uzaklardı. Bir kere her yaşa göre ayrılmışlardı çocuklar, sınıflarda tek bir materyal yoktu, hemen hemen hiç raf da yoktu. Bunun üzerine sınıflarda neden hiç materyal göremediğimi sordum. Yetkili "materyal mi? nasıl yani ne tür bir materyal olması gerekiyor ki?" şeklinde ilk saçmalamasını yapıverdi. Bir iki materyal adı söyleyince gözleri kocaman oldu. Herhalde ilk defa duyuyordu. Sonrada durumu toparlamak için zaten o materyallerle öğreneceği şeyleri bahçelerinde yaprak toplayarak da öğrenebileceklerini bunlara gerek olmadığını söyledi. Boşu boşuna zahmetlere girip, para harcamışız. Bunun üzerine Montessori eğitmenlerinin nerede eğitim aldıklarını sordum. Ne dese beğenirsiniz? Her yıl kendi bünyelerinde 2 ay eğitim görüyorlarmış. AMI falan halt etmiş, ne gerek var öyle senelerce eğitime, bilmem kaç yüz saat gözlem yapmaya falan. Adamlar çözmüş işi. İki ayda eğitimin âlâsını veriyorlar, hemde şurda burnumuzun dibinde.
Kadın konuşup okulunu savundukça, ben gerim gerim gerildim. Montessori'nin M'sinden habersiz insanların "nasıl olsa karşımızdakiler anlamıyor ya" diye atıp tutmaları, göz boyamaya çalışmaları beni deli ediyor. En basit Montessori öğretilerinden biri olan çocuğa saygıdan eser yok. Çocuklar uyumak istemeseler bile yatırılıp dinlendiriliyorlar, hemde bir gardiyan pardon öğretmen gözetiminde. Ayrıca herşeyin bir saati var. çocuk öyle her istediği saat istediği oyunu oynayamıyor. Şimdi sekilleri öğreniyoruz dediklerinde şekiller öğreniliyor, başka şeyle ilgilenemek yok. Birde en güzel uygulamalardan biri sınıflarda televizyon olmaması. Çizgi film, eğitici CD'ler hep akıllı tahtada seyrediliyor. Bu da en önemli artılarından biri gibi aktarılıyor.
Daha fazla sinirlenmemek ve kızım yanımdayken gereksiz bir tartışmaya girip onuda kötü etkilememek adına kibarca bizim aradığımız sıcaklıkta bir anaokulu olmadıklarını belirtip çıktık. Bu bir özel okul ile yaptığımız ilk görüşme olmasına rağmen bu konuda gözümüz oldukça açıldı. Meğer okul binasında at yarışı yetiştiriyorlarmış.

14 Aralık 2010 Salı

Dr. Hülya Sonugür ile Doğru Bildiklerimiz Üzerine...

Sonunda merakla beklediğim randevumuzu dün gerçekleştirebildik Dr.Hülya Sonugür ile. Şimdiye kadar gittiğimiz tüm çocuk doktorları yaşadığımız her hastalıkta yada problemde ilaç ile tedavi yolunu tercih ediyorlardı. Eee Ceylin de sağolsun pek bir sık hastalanır, hele kış geldiğinde gözünün içine bakarız ne olur yine hastalanmasın diye ama nafile. Doğumundan itibaren bu süreç böyle devam ediyordu, taki artık bu işe bir dur deyip, şurupları antibiyotikleri hayatımızdan çıkarmaya karar verdiğimizden beri. Bu kararı vermemizdeki en büyük etken daha öncekiler gibi düşünmeyen, ilaç sektöründen bağımsız görüşleri olan sevgili Dr. Hülya Sonugür’den haberdar olmamız ve ilaçların artık tedavi etmekte okadarda etkili olamayışı.


Kendisi ilk randevularına 1,5 saat ayıran,hamileliğinizden itibaren siz ve çocuğunuz hakkındaki bilgileri ayrıntıları ile not eden ve çocuk sağlığı konusunda 3 başlık altında detaylı bilgiler vererek ebeveynleri oldukça tatmin ve ikna edebilen bir doktor.

Bahsettiği başlıklar şöyle:

- Çocuğun ruhsal gelişimi

- Uyku

- Beslenme

Öncelikle çocuğun ruhsal gelişiminin bedensel gelişimi ile paralel şekilde büyümesinin gerektiğini aksi taktirde çocuğun gelişiminde çatlakların oluşacağını belirtti. Yapabildiği herşeyin sorumluluğu artık ona aittir diyor. Yemeğini yiyip karnını doyurmaktan yada doyurmamaktan, üstünü giymekten, yürümekten. Onun için sizin yaptığınız herşeyi hayatının geri kalanında da sizden beklemesini istemiyorsanız çocuğunuzu çok fazla kollamayın, kendi mücadelesini vermeyi öğrenmesine izin verin diyor. Onu soğuktan, hastalıktan, mikroptan kollayarak kendi kendini korumasına, bağışıklığını güçlendirmesine engel oluyormuşuz. “Bakın sokakta çıplak ayaklarla gezen çocuklara, hastalanıyorlar mı? Biz çocuklarımızı evlere yani F tipi modern hapisanelere kapatıyoruz, herşeyden izole ediyoruz, onlarda karşılaştıkları ilk mikropla hastalanıyorlar” diyor. Bence hiç de haksız değil.

İkinci önemli konu uyku. “Uyku bir çocuğun gelişiminde çok önemli bir yer tutar. Gece salgılanan büyüme hormonu bunun sebeplerinden biri. Bu hormon sadece büyütmekle kalmaz, onarma ve yenileme işlemlerini de yapar. Yani güçlü bir bağışıklığın yolu sağlıklı bir gece uykusundan da geçiyor. Özellikle de akşam erken saatlerde uyumaları çok önemli çünkü büyüme hormonunun en aktif salgılandığı saatler 22:00 ‘den sonra. Ve çocuklar bu saate kadar rem uyukuyu geçip derin uykuya dalmış olmalılar ki en iyi şekilde bu hormondan faydalanabilsinler. Çocuklarınızı mümkün olduğunca gün ışığı ile yatırıp kaldırın” diyor. Gündüz uykularınında yarım saati geçmemesini tavsiye ediyor. Tabi bu benim kızım gibi 3 yaşını doldurmuş olanlar için geçerli. Buna göre çocuklar akşam 20:00-21:00 arası gece uykusuna yatıp sabah 05:00-08:00 arası uyanmalıymış. Ayrıca bundan en az 2 saat önce yeme içmeyi kesmemiz ve sindirim sistemimizin yatmadan önce faaliyetini bitirmesine izin vermeliymişiz.

Gelelim en detaylı ve zor kısıma,beslenme. Öncelikle gıdada aramamız gereken 3 önemli şey var

- İşlenmemiş olması

- Doğal olması

- Yöresel olması

Öncelikle gıdanın hiçbir şekilde paketlenmişini tercih etmemeliymiş. Naylona, plastiğe temas eden hiçbirşeyin birbiri ile etkileşime girmemiş olması mümkün değilmiş. Fabrikadan yolu geçen, pakete giren her türlü gıdanın raf ömrünün daha uzun olabilmesi için mutlaka koruyucu madde eklendiğini ve uzak durulması gerektiğini belirtiyor Hülya hanım. Buna aynı şekilde doğal olmayan, serada yada yapay ilavelerle oldurulan herşeyi de ekleyebiliriz. Birde yaşadığımız bölgeye ait olmayan gıdalardan da uzak durmamızda fayda var. Yani ille de ananas yiyeceğiz diye çabalamanın anlamsız olduğunu, metabolik olarak zaten bünyemizin bu gıdalara ihtiyacının olmadığını,mümkün olduğunca yaşadığınız coğrafyanın yerli gıdalarından, doğal olanlarından tüketmenin faydalı olduğunu ifade ediyor. Sonra öyle günde 6-7 öğün yemenin hiç de sağlıklı olmadığını sindirim sistemini bu kadar fazla çalıştırmanın bağışıklığın düşmesine sebep olduğunu, vücudun elde ettiği enerjiyi devamlı sindirime harcayıp mikroplarla savaşmakta yetersiz kaldığını belirtiyor. Öncelikle az yemek yemenin, günde en fazla 2-3 öğün tüketmenin, bu öğünlerin hepsinde de sebze yemenin önemine dikkat çekiyor. Et ve hayvansal ürünlerin az tüketilmesi gerekiyormuş. Kıymayı eve dahi sokamamalı, eti de hayvanın nerde, nasıl beslendiğini bildiğimiz yerlerden almalı, koyun ve keçi tercih etmeliymişiz. Çünkü koyun ve keçi endüstriyel anlamda çok fazla getirisi olmayan hayvanlar olduğundan henüz sanayileşmenin kirli ellerinin onlara tenezzül etmediğini belirtiyor. Pastörize inek sütlerinde ise başka tehlikelerle karşı karşıyayız. Bu sütler doğdukları andan itibaren fabrikasyon üretim çiftliklerinde beton zemin üzerinde nereyse hiç hareket ettirilmeden, metabolizmasına uygun olmayan tahıllar ve mısırla beslenerek, hastalanmasınlar diye sürekli ilaç ve antibiyotik verilerek ayakta tutulan, gün ışığı görmeyen sağlıksız hayvanlardan elde ediliyor. Yani siz istediğiniz kadar antibiyotik kullanmadığınıza sevine durun, o çoktan çocuğunuzun vücuduna girmiş bile.

Hasta iken vücudu sindirimle meşgul etmemek gerektiğini mümkün mertebe hazmı kolay sıvı gıdalarla beslenmenin, iştahsızlık varsa yemek yemeye zorlamamanın sadece su içmenin bile yeterli olduğunun altını çizdi. Zaten bedenimizi dinlemenin bize doğru yolu göstereceğini, aksine hareket etmenin hiçbir faydasının olmadığını ifade ediyor. Hülya Hanım’ın anlattıklarından aldığım diğer tavsiyeleri ise şöyle sıralanıyor;


- Meyvelerin ara öğün şeklinde değil yemeklerden sonra tüketilmesi , özellikle karpuz, muz ve çilekden uzak durulması gerekiyor,

- Pastörize sütlerin zannedildiği gibi kalsiyum ve protein deposu olmayıp tam tersine bunların yıkılmış halde bizlere sunuluyormuş,

- Her canlının sütünün kendi yavrusuna göre olup, insan bağırsağının bunu sindirmeye uygun değilmiş,

- Hastayken (özellikle de öksürük varken) bal, meyve gibi her türlü şekerli gıdadan uzak durulması gerekiyormuş,

- İnek sütünün tüm dünyadaki en allerjik besinlerden biriymiş,

- Haftada en fazla 3 defa et yada balık tüketilmesi gerekiyormuş,

- Yemeklerde terayağı yada sızma zeytinyağı kullanılmalıymış,

- Alüminyumun unutkanlığa sebep oluyormuş ve buna sarılı gıdanın da tüketilmesi sakıncalıymış,

- Rafine şekeri hayatımızdan mümkün olduğunca çıkarmamız gerekiyormuş.

Biliyorum bunlar benim gibi sizinde şimdiye kadar doğru olduğunu düşündüğünüz birçok şeye ters düşüyor. Uygulanabilirliği Hülya Hanım’a göre bile çok ama çok zor. Ama zararın neresinden dönersek kâr. En azından önleyebileceğimiz noktalarda uygulayabilmek bile büyük yarar sağlayacak şeyler. Bir ay sonraki görüşmemizde ise aşılarla ilgili detaylı bir görüşme yapacakmışız. Bizim doktorlarımız hiçbir aşıyı kaçırmamışlar sagolsunlar. Uçanı kaçanı yakalayıp yapmışlar. Bakalım o konuda ne gibi yanlış uygulamalara maruz kalmışız.